To Sansür or Not To Sansür: Altın Portakal, Gezi Belgeseli ve Shakespeare

2011 Ekim Ayı’nda 48’incisi düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali, o yıl ‘Altın Portakal Sansüre ve Darbeye Karşı’ başlıklı bir bülten yayınlamış ve geçmişten gelen bir ‘burukluğu’ düzeltmek üzere ‘Geç Gelen Altın Portakal Ödülleri’ kategorisini programına dahil etmişti.

Durum özetle şöyle. 1979’da düzenlenecek olan festivalde, Yavuz Pağda’nın ‘Yolcular’, Yavuz Özkan’ın ‘Demiryol’ ve Ömer Kavur’un ‘Yusuf ile Kenan’ adlı filmleri yasaklanmış ve bazı bölümlerin kesilmesi istenmişti. Bu sansürü kınamak üzere, tüm yapımcı ve yönetmenler festivalden çekilmişlerdi. Festival yapılamadı.1980 yılında ise hazırlıkları başladığı halde, askeri darbe ve sıkı yönetim nedeniyle festival iptal edildi. 48. festivalde oradaydım. Festivalin ‘Uluslararası Basın Koordinatörlüğü’ görevini üstlenmiştim. Bağımsız olarak fakat, o yıl festivalin medya koordinatörlüğünü üstlenen Birand Yapım’dan arkadaşlarımla birlikte çalıştım. Festivalin kalbinden gelen ve Altın Portakal tarihinde ardı ardına yaşanan iki karanlık sayfayı aydınlatmak dileğiyle hayata geçirilen proje sonunda, 12 Eylül 2011 gecesi, ‘Geç Gelen Ödüller’ sahiplerini buldu. Artık aramızda olmayan sinemacıların verdiği burukluk olsa da, çok da güzel bir tören oldu.

Venüs, Antalya. Foto: iPhone4©

Venüs, Antalya. Foto: iPhone4©

Geçtiğimiz hafta içinde, 51. festivale günler kala, birdenbire önce Facebook sayfam, arkasından da diğer sosyal medya ve internet haberlerinde ‘Altın Portakal’ ve ‘Sansür’ kelimelerini tekrar yanyana görmeye başladım. Yönetmen Reyan Tuvi’nin ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı belgeseli, ön jüri tarafından seçilmiş ve daha önce başka festivallerde de gösterilmiş olmasına rağmen, festival tarafından yarışma dışı bırakılmıştı. Gezi olaylarını konu alan bu belgesele alenen bir sansür uygulandığı, bilinen çevreler ve hemen herkes tarafından dillendirildi. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) dahil olmak üzere, altında onlarca sinema yazarı ve akademisyenin imzasını taşıyan tepki dolu nice açıklamalar yapıldı. Fakat festival sansür iddialarını kabul etmedi. Onun yerine, filmin TCK ‘nin bazı maddelerine aykırı unsurlar içerdiği için yarışmadan çıkarıldığı açıklaması yapıldı. Bu açıklama bu kez, filme daha da büyük bir haksızlık yapıldığı ve filmin kriminalize edildiği tepkilerine yol açtı.

Sansür tuhaf şey. Meraklı değil ama merak eden biri olduğum için, bu güneşli Pazar gününde, kafeme gidip bir ‘flat white’ içerek demlenmek yerine, biraz derinine inmek istedim. Gerçi bunu yazar yazmaz, bilgisayarımın başından kalkıp dışarı çıkmak da geldi içimden ama durun bakalım.

Sansür uygulama arzusuna sahip tek varlık insanoğlu. Biraz hormonal, biraz içgüdüsel. Baskılama ve kontrol etme. Kökeni ne olursa olsun, tarihçesi, kaydedilememiş zamanlara dayanıyor. Örneğin, Eski Ahit’e göre, İbraniler çok kötümser olduğunu düşündükleri için, Peygamber Yereya’nın kehanetlerini yakmışlar. M.Ö 399’da, ortodoks ilkelerine uymayan fikirleri sebebiyle, ünlü düşünür Sokrates zehir içerek ölüme mahkum edilmiş. M.Ö 250’lerde, hanedanlık tarafından politik olarak yanlış bulunduğu için, Konfüçyüs’ün yazıları imha edilmiş. Romalılar, Yunanlılar’dan öğrendikleri sansürleme mekanizmasının tarifini yazmış ve sansür işini toplumsal pratiğe geçirmişler. Toplanacak vergileri düzenlemek için denetleyiciler görevlendirmeye başlamışlar. Çok geçmeden ahlaki normlar oluşturulmuş, bunu da vatandaşlık normları uygulaması takip etmiş. Ahlaki normlar yasalaştırılmış. Ne tanıdıktır ki, ahlaki değerlere aykırı olarak etiketlenen ve ortadan kaldırılmaya çalışılan kitapları elde edebilmek için insanlar, kendilerini tehlikeye bile atmaya başlamış.

Yani aslında sansür denince yeni olan bir tanım yok. Zaman zaman trajik, zaman zaman komik. 1294’te Fransa’yı yöneten Philipe le Bel, sınıf ayrımını betimlemek için, “Burjuvalar, sincap kürkü giyemez, değerli taşlar ve altın takılar takamaz” gibi kurallar koyarak, kılık kıyafet yasakları getirmiş. Michelangelo’nun ünlü eseri ‘David’ 1504’te Floransa’da açılışı yapıldıktan hemen sonra kınanmış, taşlanmış ve kolu kırılmış. David heykelinin bir benzeri, Kaliforniya’da bir parkta, 1939-1969 yılları arasında pipisinin üzerinde bir incir yaprağı ile sergilenmiş. Daha sonra bu yaprağın kaldırılması büyük tepkiler almış. Michelangelo’nun sonraki yapıtları da böyle hikayelerle dolu gibi. 16.yy ortalarında, Kalvinist Cenevre’de kurallar en ince ayrıntıları ile belirlenmiş. Yeni ve Eski Ahit’e karşı gelenlerin tespit edildiği, örneğin; büyüklerine saygısız davranan çocukların infaz dahi edildiği bilgisi var. Çok sert. Yine kitaplar yakılmış, tiyatro yasaklanmış.
To sansür or not to sansür: 1564 – 1616 yılları arasında yaşamış olan, William Shakespeare’in eserleri, İngiliz Dili’nde yazan hemen hemen bütün edebiyatçılardan daha çok ayıklanmış. Örneğin ilk olarak, Kraliçe I. Elizabeth, kralın duruşu çarpıtılmış gerekçesiyle, Shakespeare’in ‘Richard II’ adlı eserinden bir pasaj çıkarttırmış. 1853 Almanya’sında, kolsuz klasik heykel Venüs de Milo, (Afrodit) çıplaklığı nedeniyle kınanmış, yargılanmış. Sonrasında Venüs ve benzeri heykellerin bazı bölümleri örtülmeye, karalanmaya maruz kalmış. Savaş zamanlarında posta ve mektuplara yapılan sansür uygulamalarını da unutmamalı…1933 yılında, Nelson Rockefeller, Rockefeller Center’ın yeni binasına büyük bir duvar resmi yapması için Meksikalı ressam Diego Rivera’yı görevlendirmişti. Rivera resmin içine Lenin’i de dahil edince işler karışmış, sonrasında itirazlara boyun eğmeyen ressam oradan kovulmuş. Daha yakın tarihlere baktığımızda, John Lennon’un şarkılarının radyolarda çalınmaması için dindar grupların çabalarını görüyoruz. 70’li yıllarda savaş karşıtı şarkılarıyla politikacıların damarına basan Lennon, başkan Nixon tarafından sınır dışı edilmek istenmiş.

Baskı ve sansür işte o günlerden bugüne, bir gölge gibi ensemizde dolaşıyor. Bir de en vahiminden, ister istemez, hatta farkında bile olmadan uyguladığımız otosansür var. Neyse ki gerilmiş kaslarım bunu ele veriyor da, kafamdan geçenleri kesip biçmeden önce, doğrulup bir kez daha ve rasyonel olarak düşünmeye çalışıyorum. ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ belgeseli ile başlayan tartışmalar sonucu, toplumun, elden, ayaktan, dilden, düşünmekten kesilmesine neden olan sansür vebası bir kez daha, hatta oldukça keskin bir biçimde gündeme geldi. Yapılan resmi açıklamalar ve bir takım iyi niyetli ve rasyonel çözüm önerileri okumaya değerdi. Arada, dokuları gram gram hakaretle işlenmiş yazılar da okudum. Şaşırdım, üzüldüm.

Neyse ki bu sabah güzel bir habere uyandım. Filmin yönetmeni Reyan Tuvi’nin Twitter paylaşımıyla, filmin İngilizce alt yazısında yapılan bir kaç değişiklik sonrasında, festivale dahil edildiğini öğrendim. Umarım bu Tuvi’nin de, Altın Portakal’ın da içine sinmiş ve ortak ve yapıcı bir çözüm olmuştur. Başarılar o halde! Bu arada ben dayanamadım ve kahvemi içmeye kaçtım da geldim. ❤

Flat white. Foto: iPhone4© #CoffeeWorksProject

daktilobymüge© Londra Ekim 2014 – ❤ Paylaşalım…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s