Aylık arşivler: Ocak 2016

Hem Severim Hem Döverim

Dün, 6:15 civarı evime varıp, her akşam yaptığım gibi, BBC1’de, 6 haberlerinin son 45 dakikasını yakalamak için, otomatik olarak kumandaya yöneldim. Mülteci krizi, atletizmden sonra teniste de ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları, Brezilya’yı sallamakta olan ve yayılacak gibi görünen Zika virüsü, en çok da engelli vatandaşları etkileyecek olan yeni vergi uygulamaları. Ahhh, bir de ülkelerinin çıkarlarını ve dünya “dengelerini” korumak için, birbirlerinin her türlü hak, hukuk ve insanlık dışı davranışlarına  göz yumarak, bayağı gülümsemelerle tokalaşan siyasiler. Fix menü. Bu akşam almayayım.

Hayat arkadaşım Lupus sağolsun, zaten yeterince yorgunum. En güzeli evdeki taze domateslerle çabuk tarafından bir spagetti pişirip, yanında yeşilliklerle yemek. Biraz sarımsak, bol zeytinyağı, biraz baharat, azıcık beyaz şarap, üstüne parmesan. Doğuştan İtalyan. Sonrasında da suya girip, ofisin tozunu, trafiğin gürültüsünü ve düşük modum sebebiyle, bu akşam içinde bulunduğum kendime acıma hissiyatımı üzerimden attım. Sakin bir akşam beni bekler derken Whatsapp ekranıma Jale’den mesaj düştü.

– Evde misin?
– Evet, gel.

Kısa bir seyehate gideceği için, “insanlık hali” diyerek, bana anahtarını bırakmak için uğrayacaktı Jale. Dolabımda bulup üzerime geçiriverdiğim son derece  “konforlu” kıyafetlerimi ve duruşumdaki sessizliği hemen farketti, oturmak istemedi. Ama o da uzun bir mesaiden çıkmış, yağmurda, bisikleti ile bana gelmişti, yorgundu.

– Lütfen gitme ama mutfak orada, buzdolabı orada.
Buzdolabını açıp, kendisine bir şeyler yapsın diye alternatif ne varsa çıkardım.

– Bu kadar çıkardıktan sonra, hazırlayı da ver.
– Doğru.

Mutfak, elimin alışık olduğu benim mutfağım. Onun alacağından yarı zamanda, ortaya bir şeyler çıkardım. O yavaştan yemeğini yemeğe başladı. Ben de akşamın başında planladığım yere, koltuğumun köşesine konuşlandım, ayaklarımı bile uzattım.

Ne var ne yoktu?

Bir akşam önce Barbican Center’da “The Revenant” ı izlemiştim. Film endüstrisinde çalışan arkadaşım Jale, filmi halihazırda benden önce izlemişti. Filmle ilgili Türkiye’de çıkan eleştiri yazılarından bahsetmeye başladım. Genellikle, filmlerin Türkiye ve Londra gösterim tarihleri pek çakışmaz. Bu kez, ben tam da filmi izledikten sonra, önce Burak Göral’ ın, sonra da Murat Tolga’ nın sitelerinde rastladığım iki farklı ve güzel yazıdan bahsettim.  İntikam neydi, ne değildi? Neden intikam konulu filmleri seyirci bu kadar çok seviyordu? Beatrix Kiddo’ yu neden bu kadar sevmiştik?

Oradan Berlin yaz planlarına, saatlerce ekrana baktıran ve gözlerimizi  kurutan meslek seçimlerimize, Zika virüsüne ve nihayetinde, her zaman olduğu gibi Türkiye üzerine konuşmayı sürdürdük.

Tam da bu noktada, içinde bulunduğu uluslararası bir projeyi, sosyal medyada paylaşan bir arkadaşımın aldığı, anlamını çözemediğim bir yorumdan hararetle bahsetmeye başladım. Zaten genelde hararetli bir anlatıcıyımdır, annem gibi. Arkadaşımın, hem meslektaşı hem de kendi ağzından duyduğum kadariyle çocukluk arkadaşı da olan bu ortak tanıdığımız, yürekten tebriklerini iletmekle beraber, içinde bulunabileceği böyle bir fırsattan haberdar olmadığı ve mutlaka kendince haklı sebeplerinden ötürü, sitem dolu bir yorum yazmıştı. Aslında çok sık rastladığım bir durum olsa da, en yeni baskı olduğu için bu örneği yazma ihtiyacı hissettim.

– Beni çok sevdiğini söylediği ve hatta kısa bir süre önce bir yakınımı kaybettiğimi bildiği halde, neden arkadaşım sitem ederek beni incitmek ister?
– Çünkü Türkiye’de sevginin anlam karşılığı yok, insanların kafası karışık.

“Az önce seni çok sevdiğini söyleyen bir yakının, bundan 20 dakika sonra, onunla fikir birliği yapmadığın için seni öldürmek isteyebilir”. “Çocuk benim, severim de döverim de!” diyerek her türlü sosyal baskıya direnç gösteren ebeveyn davranışının kodlarımıza işlenmesi mi bunun sebebi, yoksa gerçekten sevmesek de, ihtiyaçtan seviyormuş gibi yapmamız mı?

Sitem etmek, küskünlük, kırgınlık, telefonu açmamak ya da yüzüne kapatmak, arkadaş listesinden silmek, sonra tekrar eklemek, sözünde durmamak, yüzüne bakmamak, görünce kafa çevirmek gibi son derece çeşitli ruh hallerine ve davranış alışkanlıklarına tolere eden arkadaşlıkları ve ilişkileri sürdürmek yorucu değil mi?

Ne tuhaftır ki, yaklaşık 16 senedir Londra’da, bu tür ilişkilerin çok da kabul görmediği bir çevrede yaşamama rağmen – demiyorum ki burada insanlar birbirlerine küsmüyorlar- bütün bunların, geldiğim coğrafyadan dolayı üzerime yapışmış olduğunu hatırlatan konuşmalar yapabiliyorum. Bir arkadaşım bana:

– Sen bana küstün.
– Ne zaman?
– O gün
– Hangi gün…?
– Yok yok, sen bana küstün o gün.

20’li yaşlarımda Türkiye’den gelirken taşıdığım bu biraz cilveli, biraz da hastalıklı davranış alışkanlıklarımla hatırlanıyorum bazan. O zaman, bir arkadaşıma yeni tabiriyle “atar” yapmışım.  Oysa ki hak etmişti. O da kesin bana “ayar” çekmiştir o halde. Ben de hak etmiştim.

Açıkçası aradan geçen uzun yıllara, değişmeme, gelişmeme rağmen, bu biçimde hatırlanmam çoğu zaman komik gelse de, yine kodlarımdan dolayı mı bilmem, bazan “gücüme gidiyor” ama kimseyi ısırmıyorum.  Önce yutkunuyorum, sonra evime gelip sessizce ağlıyorum.

Müge ve Ferdi. Foto: iPhone müge© Çünkü arkadaşımın ayakları üşümesin.

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤ daktilobymüge© Londra Ocak 2016
İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.