Kategori arşivi: Film

Hem Severim Hem Döverim

Dün, 6:15 civarı evime varıp, her akşam yaptığım gibi, BBC1’de, 6 haberlerinin son 45 dakikasını yakalamak için, otomatik olarak kumandaya yöneldim. Mülteci krizi, atletizmden sonra teniste de ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları, Brezilya’yı sallamakta olan ve yayılacak gibi görünen Zika virüsü, en çok da engelli vatandaşları etkileyecek olan yeni vergi uygulamaları. Ahhh, bir de ülkelerinin çıkarlarını ve dünya “dengelerini” korumak için, birbirlerinin her türlü hak, hukuk ve insanlık dışı davranışlarına  göz yumarak, bayağı gülümsemelerle tokalaşan siyasiler. Fix menü. Bu akşam almayayım.

Hayat arkadaşım Lupus sağolsun, zaten yeterince yorgunum. En güzeli evdeki taze domateslerle çabuk tarafından bir spagetti pişirip, yanında yeşilliklerle yemek. Biraz sarımsak, bol zeytinyağı, biraz baharat, azıcık beyaz şarap, üstüne parmesan. Doğuştan İtalyan. Sonrasında da suya girip, ofisin tozunu, trafiğin gürültüsünü ve düşük modum sebebiyle, bu akşam içinde bulunduğum kendime acıma hissiyatımı üzerimden attım. Sakin bir akşam beni bekler derken Whatsapp ekranıma Jale’den mesaj düştü.

– Evde misin?
– Evet, gel.

Kısa bir seyehate gideceği için, “insanlık hali” diyerek, bana anahtarını bırakmak için uğrayacaktı Jale. Dolabımda bulup üzerime geçiriverdiğim son derece  “konforlu” kıyafetlerimi ve duruşumdaki sessizliği hemen farketti, oturmak istemedi. Ama o da uzun bir mesaiden çıkmış, yağmurda, bisikleti ile bana gelmişti, yorgundu.

– Lütfen gitme ama mutfak orada, buzdolabı orada.
Buzdolabını açıp, kendisine bir şeyler yapsın diye alternatif ne varsa çıkardım.

– Bu kadar çıkardıktan sonra, hazırlayı da ver.
– Doğru.

Mutfak, elimin alışık olduğu benim mutfağım. Onun alacağından yarı zamanda, ortaya bir şeyler çıkardım. O yavaştan yemeğini yemeğe başladı. Ben de akşamın başında planladığım yere, koltuğumun köşesine konuşlandım, ayaklarımı bile uzattım.

Ne var ne yoktu?

Bir akşam önce Barbican Center’da “The Revenant” ı izlemiştim. Film endüstrisinde çalışan arkadaşım Jale, filmi halihazırda benden önce izlemişti. Filmle ilgili Türkiye’de çıkan eleştiri yazılarından bahsetmeye başladım. Genellikle, filmlerin Türkiye ve Londra gösterim tarihleri pek çakışmaz. Bu kez, ben tam da filmi izledikten sonra, önce Burak Göral’ ın, sonra da Murat Tolga’ nın sitelerinde rastladığım iki farklı ve güzel yazıdan bahsettim.  İntikam neydi, ne değildi? Neden intikam konulu filmleri seyirci bu kadar çok seviyordu? Beatrix Kiddo’ yu neden bu kadar sevmiştik?

Oradan Berlin yaz planlarına, saatlerce ekrana baktıran ve gözlerimizi  kurutan meslek seçimlerimize, Zika virüsüne ve nihayetinde, her zaman olduğu gibi Türkiye üzerine konuşmayı sürdürdük.

Tam da bu noktada, içinde bulunduğu uluslararası bir projeyi, sosyal medyada paylaşan bir arkadaşımın aldığı, anlamını çözemediğim bir yorumdan hararetle bahsetmeye başladım. Zaten genelde hararetli bir anlatıcıyımdır, annem gibi. Arkadaşımın, hem meslektaşı hem de kendi ağzından duyduğum kadariyle çocukluk arkadaşı da olan bu ortak tanıdığımız, yürekten tebriklerini iletmekle beraber, içinde bulunabileceği böyle bir fırsattan haberdar olmadığı ve mutlaka kendince haklı sebeplerinden ötürü, sitem dolu bir yorum yazmıştı. Aslında çok sık rastladığım bir durum olsa da, en yeni baskı olduğu için bu örneği yazma ihtiyacı hissettim.

– Beni çok sevdiğini söylediği ve hatta kısa bir süre önce bir yakınımı kaybettiğimi bildiği halde, neden arkadaşım sitem ederek beni incitmek ister?
– Çünkü Türkiye’de sevginin anlam karşılığı yok, insanların kafası karışık.

“Az önce seni çok sevdiğini söyleyen bir yakının, bundan 20 dakika sonra, onunla fikir birliği yapmadığın için seni öldürmek isteyebilir”. “Çocuk benim, severim de döverim de!” diyerek her türlü sosyal baskıya direnç gösteren ebeveyn davranışının kodlarımıza işlenmesi mi bunun sebebi, yoksa gerçekten sevmesek de, ihtiyaçtan seviyormuş gibi yapmamız mı?

Sitem etmek, küskünlük, kırgınlık, telefonu açmamak ya da yüzüne kapatmak, arkadaş listesinden silmek, sonra tekrar eklemek, sözünde durmamak, yüzüne bakmamak, görünce kafa çevirmek gibi son derece çeşitli ruh hallerine ve davranış alışkanlıklarına tolere eden arkadaşlıkları ve ilişkileri sürdürmek yorucu değil mi?

Ne tuhaftır ki, yaklaşık 16 senedir Londra’da, bu tür ilişkilerin çok da kabul görmediği bir çevrede yaşamama rağmen – demiyorum ki burada insanlar birbirlerine küsmüyorlar- bütün bunların, geldiğim coğrafyadan dolayı üzerime yapışmış olduğunu hatırlatan konuşmalar yapabiliyorum. Bir arkadaşım bana:

– Sen bana küstün.
– Ne zaman?
– O gün
– Hangi gün…?
– Yok yok, sen bana küstün o gün.

20’li yaşlarımda Türkiye’den gelirken taşıdığım bu biraz cilveli, biraz da hastalıklı davranış alışkanlıklarımla hatırlanıyorum bazan. O zaman, bir arkadaşıma yeni tabiriyle “atar” yapmışım.  Oysa ki hak etmişti. O da kesin bana “ayar” çekmiştir o halde. Ben de hak etmiştim.

Açıkçası aradan geçen uzun yıllara, değişmeme, gelişmeme rağmen, bu biçimde hatırlanmam çoğu zaman komik gelse de, yine kodlarımdan dolayı mı bilmem, bazan “gücüme gidiyor” ama kimseyi ısırmıyorum.  Önce yutkunuyorum, sonra evime gelip sessizce ağlıyorum.

Müge ve Ferdi. Foto: iPhone müge© Çünkü arkadaşımın ayakları üşümesin.

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤ daktilobymüge© Londra Ocak 2016
İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.

Reklamlar

To Sansür or Not To Sansür: Altın Portakal, Gezi Belgeseli ve Shakespeare

2011 Ekim Ayı’nda 48’incisi düzenlenen Antalya Altın Portakal Film Festivali, o yıl ‘Altın Portakal Sansüre ve Darbeye Karşı’ başlıklı bir bülten yayınlamış ve geçmişten gelen bir ‘burukluğu’ düzeltmek üzere ‘Geç Gelen Altın Portakal Ödülleri’ kategorisini programına dahil etmişti.

Durum özetle şöyle. 1979’da düzenlenecek olan festivalde, Yavuz Pağda’nın ‘Yolcular’, Yavuz Özkan’ın ‘Demiryol’ ve Ömer Kavur’un ‘Yusuf ile Kenan’ adlı filmleri yasaklanmış ve bazı bölümlerin kesilmesi istenmişti. Bu sansürü kınamak üzere, tüm yapımcı ve yönetmenler festivalden çekilmişlerdi. Festival yapılamadı.1980 yılında ise hazırlıkları başladığı halde, askeri darbe ve sıkı yönetim nedeniyle festival iptal edildi. 48. festivalde oradaydım. Festivalin ‘Uluslararası Basın Koordinatörlüğü’ görevini üstlenmiştim. Bağımsız olarak fakat, o yıl festivalin medya koordinatörlüğünü üstlenen Birand Yapım’dan arkadaşlarımla birlikte çalıştım. Festivalin kalbinden gelen ve Altın Portakal tarihinde ardı ardına yaşanan iki karanlık sayfayı aydınlatmak dileğiyle hayata geçirilen proje sonunda, 12 Eylül 2011 gecesi, ‘Geç Gelen Ödüller’ sahiplerini buldu. Artık aramızda olmayan sinemacıların verdiği burukluk olsa da, çok da güzel bir tören oldu.

Venüs, Antalya. Foto: iPhone4©

Venüs, Antalya. Foto: iPhone4©

Geçtiğimiz hafta içinde, 51. festivale günler kala, birdenbire önce Facebook sayfam, arkasından da diğer sosyal medya ve internet haberlerinde ‘Altın Portakal’ ve ‘Sansür’ kelimelerini tekrar yanyana görmeye başladım. Yönetmen Reyan Tuvi’nin ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ adlı belgeseli, ön jüri tarafından seçilmiş ve daha önce başka festivallerde de gösterilmiş olmasına rağmen, festival tarafından yarışma dışı bırakılmıştı. Gezi olaylarını konu alan bu belgesele alenen bir sansür uygulandığı, bilinen çevreler ve hemen herkes tarafından dillendirildi. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) dahil olmak üzere, altında onlarca sinema yazarı ve akademisyenin imzasını taşıyan tepki dolu nice açıklamalar yapıldı. Fakat festival sansür iddialarını kabul etmedi. Onun yerine, filmin TCK ‘nin bazı maddelerine aykırı unsurlar içerdiği için yarışmadan çıkarıldığı açıklaması yapıldı. Bu açıklama bu kez, filme daha da büyük bir haksızlık yapıldığı ve filmin kriminalize edildiği tepkilerine yol açtı.

Sansür tuhaf şey. Meraklı değil ama merak eden biri olduğum için, bu güneşli Pazar gününde, kafeme gidip bir ‘flat white’ içerek demlenmek yerine, biraz derinine inmek istedim. Gerçi bunu yazar yazmaz, bilgisayarımın başından kalkıp dışarı çıkmak da geldi içimden ama durun bakalım.

Sansür uygulama arzusuna sahip tek varlık insanoğlu. Biraz hormonal, biraz içgüdüsel. Baskılama ve kontrol etme. Kökeni ne olursa olsun, tarihçesi, kaydedilememiş zamanlara dayanıyor. Örneğin, Eski Ahit’e göre, İbraniler çok kötümser olduğunu düşündükleri için, Peygamber Yereya’nın kehanetlerini yakmışlar. M.Ö 399’da, ortodoks ilkelerine uymayan fikirleri sebebiyle, ünlü düşünür Sokrates zehir içerek ölüme mahkum edilmiş. M.Ö 250’lerde, hanedanlık tarafından politik olarak yanlış bulunduğu için, Konfüçyüs’ün yazıları imha edilmiş. Romalılar, Yunanlılar’dan öğrendikleri sansürleme mekanizmasının tarifini yazmış ve sansür işini toplumsal pratiğe geçirmişler. Toplanacak vergileri düzenlemek için denetleyiciler görevlendirmeye başlamışlar. Çok geçmeden ahlaki normlar oluşturulmuş, bunu da vatandaşlık normları uygulaması takip etmiş. Ahlaki normlar yasalaştırılmış. Ne tanıdıktır ki, ahlaki değerlere aykırı olarak etiketlenen ve ortadan kaldırılmaya çalışılan kitapları elde edebilmek için insanlar, kendilerini tehlikeye bile atmaya başlamış.

Yani aslında sansür denince yeni olan bir tanım yok. Zaman zaman trajik, zaman zaman komik. 1294’te Fransa’yı yöneten Philipe le Bel, sınıf ayrımını betimlemek için, “Burjuvalar, sincap kürkü giyemez, değerli taşlar ve altın takılar takamaz” gibi kurallar koyarak, kılık kıyafet yasakları getirmiş. Michelangelo’nun ünlü eseri ‘David’ 1504’te Floransa’da açılışı yapıldıktan hemen sonra kınanmış, taşlanmış ve kolu kırılmış. David heykelinin bir benzeri, Kaliforniya’da bir parkta, 1939-1969 yılları arasında pipisinin üzerinde bir incir yaprağı ile sergilenmiş. Daha sonra bu yaprağın kaldırılması büyük tepkiler almış. Michelangelo’nun sonraki yapıtları da böyle hikayelerle dolu gibi. 16.yy ortalarında, Kalvinist Cenevre’de kurallar en ince ayrıntıları ile belirlenmiş. Yeni ve Eski Ahit’e karşı gelenlerin tespit edildiği, örneğin; büyüklerine saygısız davranan çocukların infaz dahi edildiği bilgisi var. Çok sert. Yine kitaplar yakılmış, tiyatro yasaklanmış.
To sansür or not to sansür: 1564 – 1616 yılları arasında yaşamış olan, William Shakespeare’in eserleri, İngiliz Dili’nde yazan hemen hemen bütün edebiyatçılardan daha çok ayıklanmış. Örneğin ilk olarak, Kraliçe I. Elizabeth, kralın duruşu çarpıtılmış gerekçesiyle, Shakespeare’in ‘Richard II’ adlı eserinden bir pasaj çıkarttırmış. 1853 Almanya’sında, kolsuz klasik heykel Venüs de Milo, (Afrodit) çıplaklığı nedeniyle kınanmış, yargılanmış. Sonrasında Venüs ve benzeri heykellerin bazı bölümleri örtülmeye, karalanmaya maruz kalmış. Savaş zamanlarında posta ve mektuplara yapılan sansür uygulamalarını da unutmamalı…1933 yılında, Nelson Rockefeller, Rockefeller Center’ın yeni binasına büyük bir duvar resmi yapması için Meksikalı ressam Diego Rivera’yı görevlendirmişti. Rivera resmin içine Lenin’i de dahil edince işler karışmış, sonrasında itirazlara boyun eğmeyen ressam oradan kovulmuş. Daha yakın tarihlere baktığımızda, John Lennon’un şarkılarının radyolarda çalınmaması için dindar grupların çabalarını görüyoruz. 70’li yıllarda savaş karşıtı şarkılarıyla politikacıların damarına basan Lennon, başkan Nixon tarafından sınır dışı edilmek istenmiş.

Baskı ve sansür işte o günlerden bugüne, bir gölge gibi ensemizde dolaşıyor. Bir de en vahiminden, ister istemez, hatta farkında bile olmadan uyguladığımız otosansür var. Neyse ki gerilmiş kaslarım bunu ele veriyor da, kafamdan geçenleri kesip biçmeden önce, doğrulup bir kez daha ve rasyonel olarak düşünmeye çalışıyorum. ‘Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek’ belgeseli ile başlayan tartışmalar sonucu, toplumun, elden, ayaktan, dilden, düşünmekten kesilmesine neden olan sansür vebası bir kez daha, hatta oldukça keskin bir biçimde gündeme geldi. Yapılan resmi açıklamalar ve bir takım iyi niyetli ve rasyonel çözüm önerileri okumaya değerdi. Arada, dokuları gram gram hakaretle işlenmiş yazılar da okudum. Şaşırdım, üzüldüm.

Neyse ki bu sabah güzel bir habere uyandım. Filmin yönetmeni Reyan Tuvi’nin Twitter paylaşımıyla, filmin İngilizce alt yazısında yapılan bir kaç değişiklik sonrasında, festivale dahil edildiğini öğrendim. Umarım bu Tuvi’nin de, Altın Portakal’ın da içine sinmiş ve ortak ve yapıcı bir çözüm olmuştur. Başarılar o halde! Bu arada ben dayanamadım ve kahvemi içmeye kaçtım da geldim. ❤

Flat white. Foto: iPhone4© #CoffeeWorksProject

daktilobymüge© Londra Ekim 2014 – ❤ Paylaşalım…

BFI London Film Festival – Nuri Bilge Ceylan ve “Kış Uykusu”

BFI London FF LogoLatince ‘dies festivalis’ yani ‘bayram günü’ deyiminden evrilen Fransızca kökenli sözcük festival, ‘bayram, belirli tarihte yapılan toplu eğlence’ anlamına geliyor. Bu sene 100. yaşına giren Türk Sineması da, dünya çapındaki festivallerden art arda gelen başarı haberleri ile doğum gününe yaraşır bayram kutlamalarına tanıklık ediyor.

Geçtiğimiz Mayıs’ta, Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Kış Uykusu’ adlı filmi, Fransa’da, Cannes Film Festivali’nde büyük ödül ‘Palm d’Or’a layık görüldü. Son derece mütevazi, amacına uygun ve fonksiyonel bir biçimde organize edilen ödül törenini internet üzerinden canlı izledim. Yönetmen Quentin Tarantino ve aktrist Uma Turman, ellerindeki zarfı açıp, kazanan ‘Winter Sleep/Kış Uykusu’ diye anons ettiklerinde ise benim bayramım başladı. Coşkum oturma odamdan çıkıp, kıtalar ardına yayıldı. Çok mutluyum!

NBC Cannes FF

“Geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden gençlere…”

Nuri Bilge Ceylan ve ekibini seviyorum. Filmi, bir Türkiye ziyaretim sırasında, küçük bir salonda, duygusal tepkilerinin dışavurumunu açık ve seçik sergilemekten çekinmeyen, zor bir seyirci topluluğu ile izledim. Ne mutlu bana ki, ‘Kış Uykusu’, bu sene 8-19 Ekim tarihleri arasında yapılacak olan BFI London Film Festivali‘nin, ‘Journey/Seyehat’ başlıklı bölümünün gala filmi.Winter Sleep

NBC Cannes FF - Odul

Aşık değilim olabilirim de…

Dersine çok iyi çalışmış görünen uluslararası film dergisi Sight & Sound da, bu sene festivalde görülmesi gereken 30 filmin bir listesini yapmış. Web özel bir açıklamayla yayınlanan bu listenin başında, Nuri Bilge Ceylan’nın epik filmi ‘Winter Sleep/Kış Uykusu’ var. Film 18 ve 19 Ekim tarihlerinde gösterilecek. Biletleri satışta. İyi seyirler!

Kış Uykusu Fragman
BFI London FF Digital Festival Broşürü
daktilobymüge© Londra Eylül 2014