Kategori arşivi: Mekan

Brexit’ten Sonra Biz…

Ezik miyiz, alıngan mı yoksa biraz işkilli mi? Bilemiyoruz ama sanırım bize bir haller oldu.

Araştırmacı sosyolog blogger(!!!) kimliğimle yazı yazmayı sürekli askıya alıyorum. Çünkü güzel dünyamızın gidişatı ve toplum olarak halet-i ruhiyemiz, TTNet’in fiberoptik etiketi ile pazarladığı çevirmeli ağ bağlantısı hızında oynak, Doğan görünümlü Şahin tadında manyak. Bunu her nefesimde hissediyorum.

En iyisi ben içimden geldiği gibi devam edeyim.

Brexit referendum sonuçlarına, 24 Haziran 2016 sabahı İzmit’te, “Ne yaptın be İngiltere!” diyerek uyandığımı hatırlıyorum. Yatağımdaydım ve yüzümü henüz yıkamamıştım, gerek de kalmamıştı. Ben oyumu, Londra’dan ayrılmadan önce posta yolu ile kullanmıştım. Sonuçlar benim arzu ettiğim gibi değildi. Britanya, Avrupa Birliği’nden ayrılma kararını, beraberliğe devam etmek isteyenlerin oylarından çok az bir farkla vermişti. Demokrasi?

Brexit zaferinde(!), ırkçılık propagandalarının rolü büyük. O gün bugündür, Brexit pazarlıkları buralarda gündemin başını çekiyor ve Londra’da gözle görülmeyen bir gerginlik hissediliyor.

Londra’nın kozmopolit kimliğini bilmeniz için buralara gelmiş olmanıza gerek yok. Sözlük yardımıyla kozmopolit ya da kozmopolitan: genel olarak bir kişi ya da yerin ulusal niteliklerini yitirmesi ve daha evrensel bir anlayışın etkisi altında olması durumudur. Bu durum, bütün insanlığın tek bir ahlaki topluluğa ait olduğu fikrinden ortaya çıkmıştır. Milliyetçilik ve vatanseverlik gibi tekil toplumcu düşünce akımlarına ve ideolojilere karşıt bir anlayıştır.

Oralarda yaşamadığım için İngiltere’nin diğer şehirleri hakkında hüküm veremem ama genelde bilinen şudur ki, Londra herkese açıktır, davetkardır, merhametlidir ve hepimize eşit mesafede durur.

Çok dillendirilmese de, arkadaşlarımdan da duyduğum kadariyle, günlük yaşamsal döngü ve iletişimlerimizde bir kalite kaybına uğramaya başlamış gibiyiz. Bu, tesadüfen içimizden birinin paylaştığı tatsız denebilecek bir tecrübenin ardından, “Geçen gün benim başıma da benzer bir olay geldi.” diye su yüzüne çıkan küçük hikayeciklerden ibaret aslında. Abartılacak bir şey yok.

On gün önce, annemin aramızdan ayrılışının yıldönümü olması sebebiyle, arkadaşlarımdan benimle birlikte vakit geçirmelerini rica ettim. Türkiye’den yeni dönmüştüm ve pek çoğunu uzun zamandır görmemiştim. Buluşma yerimize ilk önce  Meral vardı. Mesajına, telefon ederek karşılık verdiğimde:

“Müge’ciğim, buradaki bey yemek yemezseniz oturamazsınız diyor, ben siz gelene kadar bir şeyler sipariş ediyorum.” dedi.

Oysa ki, mahallemdeki bu mekanda, iki hafta önce aynı saatlerde, başka bir arkadaşımla birlikte kahve içmiştim. Arkadaşıma, özellikle de grubumuzun en büyüğü ve kıymetlisi olan Meral’e böyle davranılması hoşuma gitmedi. Çok yorgundum. Beni yakından tanıyanlar bilirler; bu kadar yorgun olduğum bu akşam, haksızlığa tahammül sınırımın oldukça zorlanacağı bir akşam olacaktı.

Vakit geçmeden başka bir arkadaşımız ve ben mekana ulaştık. Gecemize neşe saçacağını, henüz popolarımızı sandalyelerimize koymadan, elinde menü ile telaşla yanımıza gelmesinden belli eden garsonumuz:

“Hello, yemek yemezseniz oturamazsınız!” dedi. Yüzündeki kalıcı gülümseme dövmesi ile bize bakıyordu. O an işini çok iyi yaptığına inanıyordu, biz pek öyle düşünmüyorduk ama bunu nasıl söylemeli!

Gittiğimiz yer bir restoran değildi, barı da vardı, yemek yemek için bir araya gelmemiştik ama akşam olduğu için zaten karınlarımız açtı. Etraftaki masalarda da kimse (henüz) bir şey yemiyordu.

İçkilerimizi söylemek için acele ettik ama bu yeterli olmadı. Garsonumuz çok huzursuzdu. Diğerleri gelmeden yemek söylemek saygısızlık olacaktı ama onun bizi rahat bırakmaya niyeti yoktu. Mecburen sipariş verdik. Modumuz gereksiz yere düştü. Kısa bir süre sonra Özgür de geldi, garson yanına ışınlandı. Özgür:

“Evden geliyorum, şu an aç değilim ama daha sonra söyleyeceğim.”

Özgür, soluklanamadan içkisini aldı, oturdu ve beş dakika sonra garson bey tekrar yanında belirdi:

“Karar verdiniz mi, ne yiyeceksiniz?”
Evet, o noktada ben sadece: “Afedersiniz fakat neler oluyor?” dediğimi hatırlıyorum, sonra dışarı çıktım. Araya bir takım sözcükler sıkıştırmış olabilirim ama hangi dilde konuştuğumu hatırlamıyorum.

“Huzur” başlıklı mini hayat dersini verme şerefini, grubumuzun beyefendi çizgisinden kayma olasılığı en düşük üyesi Gültekin’e bıraktım. Yemekler iptal, içkilerden alınan birer yudum da ikram edildi.

Yine aynı güzergahta, mahallemin şirin köşesi Exmouth Market Sokağı’nda, güzel bir İtalyan pizzacı bulduk, partiyi yediye tamamladık. Aç olanlarımız ne arzu ettilerse yediler, istemeyenler pizzaların uçlarından tırtıkladılar. Sahiplerinin İngiliz olduğunu öğrendiğimiz bu tatlı mekanda, tüm içtenlik ve güleryüzlülüğü ile İtalyan garsonumuz bize servis yaptı. Sohbetimize eşlik etti. Şerefe Kozmopolit Londra!

unnamed

Pizza Pilgrims

Bugün, yolum düşmüşken, portakallı ve çikolatalı kekim ve Earl Grey çayımı alıp, tazelenmek için John Lewis’in kafesine oturdum. Klasik Britanya çay saati atıştırmalıklarını, geleneksel biçimde de sunan bu kafede otururken etrafıma baktım. Yine aklıma Brexit geldi. Ben buraya ait miydim? Sanki onyedi senedir Londra’da yaşayan ben değildim. Bir an kendime komik geldim. Gün içinde komiklikleri en çok paylaştığım arkadaşlarımdan biri olan Gültekin’e, kekimin ve çayımın fotosunu atıp, “Blending in” yazdım. (Araya kaynıyorum.). O da Con luviz candır diye cevap yazdı. O benden komik.

Tam da bunları düşünürken, yanımdaki masaya genç bir adam yaklaştı. Gösterişli Britanya aksanı ile:

“Afedersin, alışveriş çantalarımı buraya bırakabilir miyim?”

Bir an tereddüt ettim. “Peki” dedim.

“Seninle şu an karşılaştım ama sana güveniyorum” dedi.

“Bana güvenebilirsin” dedim.

(Araya kaynamışım, çok iyi duruyorum belli ki!)

Masasını başkasına kaptırmamak için biraz mücadele ettim. Geldi, teşekkürler etti, oturdu.

“Ne aldın?” dedim. (Flört mü ediyordum?)

“MacBook ve iPhone”

Gözlerimi olması gerektiğinden fazla açtım. “Bana çok büyük bir görev vermişsin, ödeme yapmalısın bence” dedim.

“Baştan söylemeliydin, kontratımız yok, bu ücretsiz bir anlaşmaydı” dedi. “Peki o halde, keyfini çıkar” dedim.

Heyecanla yeni bilgisayarını oracıkta kurmaya başladı, ona bulaşmadım. Çay saatimi noktalayıp ayrılırken yine teşekkür etti…

unnamed-2

Çay Saati

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤ daktilobymüge© Londra Ekim 2016
İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.

Foto: iPhone6S müge©

 

 

 

 

 

 

Ultima Vez – Dönüşüm Fena Olmadı

What the Body Does Not Remember”, 12 Haziran 1987’de, Toneelschuur, Haarlem’de (Hollanda), dünya prömiyerini yapmış ve dans dünyasını hayrete düşürmüştü.

1986’da, Ultima Vez‘i kuran Wim Vandekeybus, koreograflığının yanı sıra, bir film yapımcısı ve yönetmen. Vandekeybus ve “What the Body Does Not Remember” in bestecileri Thierry de Mey ve Peter Vermeersch, yarattıkları bu eser ile New York’ta, prejli Bessie Ödülünü almışlardı. Teması – dans ve müziğin acımasız çatışması, tehlikeli ve mücadeleci bir manzara- olarak özetlenen eser, 2013’te, tam 25 yıl sonra yepyeni bir kadro ile dünya turuna başladı.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems

Kendi cümleleriyle Wim Vandekeybus düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Performansı izlerken, ilk günkü tutkuyu ve enerjiyi baştan hissediyorum. O zamanlar, sürekli bir şeyleri taklid eden, öyleşmiş gibi yapan estetik çalışmalar beni çok rahatsız ediyordu. Ben, işlenmemiş duygu, fiziksel güç ve cesaret görmek istiyordum. Yıllar sonra, bunun hala başarılabildiğini, sürdürülebilir ve geliştirilebilir olduğunu görüyoruz.“

Ultima Vez, kuruluşundan bu yana Brüksel ve Flaman bölgesinde faaliyet gösteriyor.

Sanatsal bir etkinliğe bilet almadan önce yorumlarını ayrıntılı bir şekilde okuduğumu söyleyemem. Bu şekilde, okuduklarımdan etkilenmekten, bazan sadece pazarlama amaçlı olarak yazılan abartılı beş yıldızlı eleştiriler yüzünden, hayal kırıklığına uğramaktan koruyorum kendimi. İzlediğime kendi yorumumu katmak, şaşırmak ve süpriz duyguları da, yaşayacağım tecrübeyi benim için daha heyecanlı hale getiriyor.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems

Biletimi bir süre önce almış olsam da blog için hazırlık yaptığım için, bu akşam izlediğim “What the Body Does Not Remember” hakkında önceden araştırmamı yaptım. Ayrıca bu akşam yanımda, ilgisi olmadığı ya da benim tarafımdan daha önce davet edilmediği için ilk kez bir çağdaş dans performansına gelen bir arkadaşım da vardı. Onu nelerin beklediğini görmek ve arkadaşlığımızın sağlam temellerini sarsmamak için de bilgi sahibi olmak istedim.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems – Oh H E L L O !

Performans öncesi uzak doğu mutfağından atıştırmalık ve hızlı bir akşam yemeği yedik ve mutlu ve meraklı olarak girdiğimiz tiyatrodan, daha da mutlu ve daha da meraklı, fazlasını, daha da fazlasını görmek isteği ile ayrıldık. Kendi adıma “What the Body Does Not Remember” için özetle şunları söyleyebilirim. Dansı sevdiğimi biliyorsunuz, mümkün olduğunca çok dans performansı izlediğimi söyleyebilirim. Sanırım bu akşam, gördüğüm orkestralar içinde en “cool” orkestrayı gördüm. Müzik, tadıma göre oldukça “kabilevi” kaçsa da ben, bu akşam gördüğüm kadar sahneye yakışan, çaldıkları enstrümanla bütünleşen bir ekip, daha önce görmedim. Yanlış görmediysem aralarından biri, bir ara dansçıların arasına da karıştı. Ayrıca, çok uzun, çok minyon, çok heybetli, çok güçlü, çok esnek, çok ama çok ama çok kabiliyetli dansçılar gördüm fakat, bu akşam gördüklerim kadar çevik ve atik olanlarını da daha önce görmedim. İyi ki gitmişiz.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems

Eser yarın akşam 19:30’da Sadler’s Wells‘ te görülebilir.

Bu arada, bloğuma ara verdiğim için okurlardan özür de dilemek isterim. Kısa bir tatile çıkmıştım, fotoğraf makinam ve bilgisayarım ile birlikte. Oralardan da yazmak niyetindeyken, küçük bir kaza geçirdim. Yavaştan iyileşiyorum.

Foto ve bültenler için teşekkürler: Caroline Ansdell – Sadler’s Wells

daktilobymüge© Londra Şubat  2015 – Sevdiyeniz paylaşın bence. ❤  Neden olmasın.

Su – Regent’s Kanal

Gonzalo Kasırgası’nın ağaçları devirdiği, araçları ters yüz ettiği ve balkon masamın örtüsünü uçurduğu bir günde, su kenarına gitmemin bir marifet olduğunu düşünmüştüm.

Hava durulmuş görünüyordu. Kendini arada bir gösteren güneşten faydalanarak güzel fotoğraflar çekebileceğimi de düşündüm, hava durumunun ve hafta içi olmasının verdiği tenhalıkla, daha önce farketmediğim detayları yakalayabileceğimi de. Işığa aldanıp tenimin üstüne yeterince kat çıkmamışım, üşüdüm. Dahi miyim yoksa deli mi diye kendime soracak kadar ileri de gittim hatta. Ta ki sınırda bir yerlerde, 3km uzağından Kobane’ye bakan ve oraya düşen bombaları ve olup bitenleri rapor eden gazeteci bir arkadaşımın dün geceki mesajına kadar: ”Yazılarını takip ediyorum Mügeciğim, Daktilo’na sağlık.“ Aile dostumuz bu şirin kadın, üzerinde kurşun geçirmez yeleği, kafasında kaskı, şu dönem dünyanın en sıcak ve karmaşık coğrafyalarından birinde detay yakalamaya, güzel fotoğraflar çekmeye ve daha da önemlisi bizlere tarafsız haberler ulaştırmaya çalışıyor. Sanırım deli olan o, dahi de. Üstelik ben onun güvenliğinden endişe ederek hatrını soruyorum, o ise daha da hoş bir erdemle beni oralardan yüreklendiriyor. O zaman sevgili Umut’un hayatının bir kaç yılını geçirdiği, güzel günlerini hasretle andığı ve ziyaret etmeye doyamadığı bu şehirden yazmaya devam etmek gerek.

Ben bir balık burcu kadınıyım -ne mutlu size. O nedenle, dağlar tepeler sizlerin olsun, bana su verin, duş verin, havuz verin, deniz verin. Çorba da olur. Size bulaşmam. Evimin çok yakınında olduğu halde Londra’nın ana caddeleri, koca koca yapraklı kocaman ağaçları ve binalar arkasında gizlenmiş biricik hazinesi Regent’s Kanal‘ın, Angel ayağını keşfim o kadar da çabuk olmadı.

Giriş - Foto: My Sony DSC-H1©

Giriş – Foto: My Sony DSC-H1©

Detay - Foto: My Sony DSC-H1©

Detay – Foto: My Sony DSC-H1©

Put a ring on it - Foto: My Sony DSC-H1©

Put a ring on it – Foto: My Sony DSC-H1©

Evdeyseniz çaya gelmek isterim- Foto: My Sony DSC-H1©

Evdeyseniz çaya gelmek isterim- Foto: My Sony DSC-H1©

Kaçmaz - Foto: My Sony DSC-H1©

Kaçmaz – Foto: My Sony DSC-H1©

1812’de Grand Junction Kanal’a ek olarak planlanıp, 1820’de tamamlanan Regent’s Kanal, kentsel dönüşümde büyük rol oynamış ve o dönem, İngiltere’nin ortalarını, güneyine bağlayarak ticari hareketlenmeyi sağlamıştı. 1960’lara kadar, kereste, yiyecek ve yapı malzemeleri gibi yüklü taşımalar bu kanal üzerinden gerçekleştirilmişti.

Londra’nın batısı Little Venice‘den başlayıp, doğuda Limehouse havzasında tekrar Thames Nehri’ne karışan kanal boyunca, Regent’s Park, Camden, Londra Hayvanat Bahçesi gibi popüler yerler, çocuk oyun alanları, sportif aktiviteler, stüdyolar, galeriler, kafeler ve enstalasyonlar bulunuyor.

Detay - Foto: My Sony DSC-H1©

Detay – Foto: My Sony DSC-H1©

Komşu - Foto: My Sony DSC-H1©

Komşu – Foto: My Sony DSC-H1©

Yürümek, koşmak, yayaları irite etmek pahasına bisiklete binmek, güneşli günlerde yayılıp canınız ne istiyorsa onu yapmak için pek bir uygun olan kanal boyunca ben, en çok yürümeyi seviyorum. Sonrasında boş bir bankta oturmayı, belki biraz kitap okumayı. Üstüne güzel bir kahve içmeyi. Cumartesi günleri pergelleri biraz daha açarak, 40 dakika daha ilerlemeyi ve Broadway Pazar’ında bir şeyler atıştırmayı.

Detay - Foto: My Sony DSC-H1©

Detay – Foto: My Sony DSC-H1©

Bahşiş - Foto: My Sony DSC-H1©

Bahşiş – Foto: My Sony DSC-H1©

Selam - Foto: My Sony DSC-H1©

Selam – Foto: My Sony DSC-H1©

Çiçeklerin dili olsa - Foto: My Sony DSC-H1©

Çiçeklerin dili olsa – Foto: My Sony DSC-H1©

Sonuç- Foto: My Sony DSC-H1©

Sonuç- Foto: My Sony DSC-H1©

Gonzalo’nun hafiften üfürmeye devam ettiği bu gün de, ceplerime doldurduğum ağırlıklar sayesinde, kanala uçmadan ve suya yakın olmanın verdiği dinginlikle yürüdüm ve Towpath’da flatwhite’ımı içip ısındım. Darısı Umut’un ve onun kadar yürekli ve dürüst gazeteci arkadaşların başına.

daktilobymüge© Londra Ekim 2014 – Paylaşa paylaşa büyütüceğiz. ❤