Kategori arşivi: Modern Sanat

Adam Eline Dağı Almış, Senin Bundan Haberin mi Olmamış – Sümer Erek Enstalasyon

Öğleden sonra saat 4. Geç yenen yemek sonrası gereksiz içilen bir kahve, ardından ziyaret, şampanya ya da sıkıştırılmış baloncuklarla servis edilen ona benzer bir içecekle karşılanma, sonrası düşen çene, eve geliş, kaçan uyku. Güne mahmure başladım haliyle. Ama yazmam gerek. Arada bir karşılaştığım, okur-arkadaşlarımdan destek ve istek var;

– Yazılarını çok seviyorum
– Bir süredir yazmadım
– Neden, mutlaka yazmalısın!
– Bilmem, zaten herkes ahkam kesiyormuş, yazdıklarım hiç okunmuyormuş gibi geliyor.
– Yanılıyorsun, inan bana tahmin ettiğinden çok daha fazla okunuyor. Tarzın çok güzel, olaylara bakış açın da.
– Aslında kendim için yazmalıyım. Zaten bloğa başlangıç niyetim de buydu.
– Mutlaka yaz!

“O kadar davet etti, hiç birine gidemedim, buna gideceğim” diye günler öncesinden planını yaptığım bir Sümer Erek sergisinde, Sümer ile aramızda geçen kısa sohbet bu. “Relational Extravaganza: Arbitrary Dreams” adlı serginin özel gösterimindeyiz. Kuratörlüğünü Christina Mitrentse‘nin yaptığı, resim, fotoğraf, baskı ve heykel koleksiyonlarını kapsayan dinamik bir multi-medya grubu sergisi. Özenle seçilmiş sanatçılar Alex Bunn, Jonas Ranson, Katrina Kotcheff, Nana & Felix, Gareth Lloyd, Yutaka Inagawa, Naoya Inose’in yapıtlarından oluşan bu sergiye Sümer de “The Sound of Cicadas on Five Finger Mountains” adını verdiği enstalasyon ile katkıda bulunuyor. Ağustos böceklerinin Beşparmak Dağları’ndaki sesleri. Sümer buna çığlıkları da diyor.

Mountain III - Sümer Erek

Mountain III – Sümer Erek

Ben Sümer’i, uzun zamandır Londra’da sanatçı kimliği ile yaşayan ve sürekli yeni projeler çıkaran, aynı zamanda da konu sanat ve sosyal aktiviteler olduğunda, hiç bir etkinliği kaçırmayan biri olarak biliyorum. Burada nadir olarak karşılaştığım bir Kıbrıs’lı arkadaşımız olan Sümer’i, siz şöyle tanıyın isterim;
Sümer, dillere destan St. Martin’s School of Art mezunu. Sonra, Camberwell University of the Arts London‘da, “Theory and Practice of Transnational Art” konusunda master yapmış. İngiltere ve dışında, büyük ölçekli kamusal sanat ve katılımcı projeler alanında geniş deneyime sahip.
Bu ziyaretim sırasında lokal bir televizyona röportaj veren Sümer’i yakından dinledim. “ Uzun yıllardan beri Kıbrıs’tan ayrı yaşıyorum, fiziki olarak oraya yakın olmamama rağmen, düşünsel ve duyusal olarak kendimi çok çok yakın hissediyorum.” diye başladığı sözleri ile siz daha gördüğünüz parçalara absürd anlamlar yükleyemeden, eserlerinin esansını veriyor.

Mountain II - Sümer Erek

Mountain II – Sümer Erek

Sümer Kıbrıs’ın kuzeyindeki Beşparmak sıradağlarını, beşparmağı ile kilden yoğurmuş, içine bu duygusunu katmış ve uzanamadığı dağları avucunun içine almış. Bunun yanında doğanın politize edilmiş yanı da Sümer’i ilgilendiriyor. Çünkü, dağların çığırtkan bir tarafı da var. Sümer, adanın kuzeyinde yaşayanların, bu dağların diğer tarafa etkisinin nasıl olduğunu düşünüp düşünmediklerini soruyor kendisine. Nihayetinde dağlara baktığımızda, kocaman ve “çığırtkan” Beşparmaklar ve bitki örtüsünün yanısıra, bir de kocaman Türk Bayrağı görüyoruz. Bu yanıyla da dağların “agresif” duruşu inkar edilemez.
Çalışmada iki yan var; biri dağın sanatçı tarafından şekillendirilişi, bir de Beşpermaklar’daki ağustos böcekleri. Ağustos böceklerinin, ilk duyduğumda beni de heyecanlandıran yaşam süreçleri de Sümer’in ilgisini çekmiş. 17 yıl toprağın altında, bitkilerin köklerinde beslenerek yaşayan bu böcekler, daha sonra kabuklarını da toprak altında bırakarak, çiftleşmek için gün yüzüne çıkıyor. Bundan sonra da ağustos böceğinin hayatında yeni bir süreç başlıyor. Sümer, böceklerin kalıplarını toplayarak işlemiş, pek çoğunu da tek tek elleriyle yapmış. Kısaca, ruhu olmayan kalıplar, manüpüle edilmeye müsait pasif varlıklar haline gelmiş.

The Sound of Cicadas II - Sümer Erek

The Sound of Cicadas II – Sümer Erek

Özel de ise Sümer, Kıbrıs’ın, savaşın olmadığı ama barışın da olmadığı bir ada olduğunu hatırlatıyor. Türk ve Yunan kimliği sorunu hala gündemde. O nedenle böceklerin bir kısmını ulusal renklerle boyamış.

Lacey Contemporary Gallery‘de, çok değil sadece 13 Nisan’a kadar devam eden sergi’ye, Holland Park’ın manolyalarla bezeli muhteşem sokaklarından geçerek, ulaşabilirsiniz.

Manolya - Foto: iPhone müge©

Manolya – Foto: iPhone müge©

Paylaşalım! ❤ – daktilobymüge© Londra Nisan 2015

Reklamlar

Ultima Vez – Dönüşüm Fena Olmadı

What the Body Does Not Remember”, 12 Haziran 1987’de, Toneelschuur, Haarlem’de (Hollanda), dünya prömiyerini yapmış ve dans dünyasını hayrete düşürmüştü.

1986’da, Ultima Vez‘i kuran Wim Vandekeybus, koreograflığının yanı sıra, bir film yapımcısı ve yönetmen. Vandekeybus ve “What the Body Does Not Remember” in bestecileri Thierry de Mey ve Peter Vermeersch, yarattıkları bu eser ile New York’ta, prejli Bessie Ödülünü almışlardı. Teması – dans ve müziğin acımasız çatışması, tehlikeli ve mücadeleci bir manzara- olarak özetlenen eser, 2013’te, tam 25 yıl sonra yepyeni bir kadro ile dünya turuna başladı.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems

Kendi cümleleriyle Wim Vandekeybus düşüncelerini şöyle dile getiriyor: “Performansı izlerken, ilk günkü tutkuyu ve enerjiyi baştan hissediyorum. O zamanlar, sürekli bir şeyleri taklid eden, öyleşmiş gibi yapan estetik çalışmalar beni çok rahatsız ediyordu. Ben, işlenmemiş duygu, fiziksel güç ve cesaret görmek istiyordum. Yıllar sonra, bunun hala başarılabildiğini, sürdürülebilir ve geliştirilebilir olduğunu görüyoruz.“

Ultima Vez, kuruluşundan bu yana Brüksel ve Flaman bölgesinde faaliyet gösteriyor.

Sanatsal bir etkinliğe bilet almadan önce yorumlarını ayrıntılı bir şekilde okuduğumu söyleyemem. Bu şekilde, okuduklarımdan etkilenmekten, bazan sadece pazarlama amaçlı olarak yazılan abartılı beş yıldızlı eleştiriler yüzünden, hayal kırıklığına uğramaktan koruyorum kendimi. İzlediğime kendi yorumumu katmak, şaşırmak ve süpriz duyguları da, yaşayacağım tecrübeyi benim için daha heyecanlı hale getiriyor.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems

Biletimi bir süre önce almış olsam da blog için hazırlık yaptığım için, bu akşam izlediğim “What the Body Does Not Remember” hakkında önceden araştırmamı yaptım. Ayrıca bu akşam yanımda, ilgisi olmadığı ya da benim tarafımdan daha önce davet edilmediği için ilk kez bir çağdaş dans performansına gelen bir arkadaşım da vardı. Onu nelerin beklediğini görmek ve arkadaşlığımızın sağlam temellerini sarsmamak için de bilgi sahibi olmak istedim.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems – Oh H E L L O !

Performans öncesi uzak doğu mutfağından atıştırmalık ve hızlı bir akşam yemeği yedik ve mutlu ve meraklı olarak girdiğimiz tiyatrodan, daha da mutlu ve daha da meraklı, fazlasını, daha da fazlasını görmek isteği ile ayrıldık. Kendi adıma “What the Body Does Not Remember” için özetle şunları söyleyebilirim. Dansı sevdiğimi biliyorsunuz, mümkün olduğunca çok dans performansı izlediğimi söyleyebilirim. Sanırım bu akşam, gördüğüm orkestralar içinde en “cool” orkestrayı gördüm. Müzik, tadıma göre oldukça “kabilevi” kaçsa da ben, bu akşam gördüğüm kadar sahneye yakışan, çaldıkları enstrümanla bütünleşen bir ekip, daha önce görmedim. Yanlış görmediysem aralarından biri, bir ara dansçıların arasına da karıştı. Ayrıca, çok uzun, çok minyon, çok heybetli, çok güçlü, çok esnek, çok ama çok ama çok kabiliyetli dansçılar gördüm fakat, bu akşam gördüklerim kadar çevik ve atik olanlarını da daha önce görmedim. İyi ki gitmişiz.

WTB©DannyWillems

WTB©DannyWillems

Eser yarın akşam 19:30’da Sadler’s Wells‘ te görülebilir.

Bu arada, bloğuma ara verdiğim için okurlardan özür de dilemek isterim. Kısa bir tatile çıkmıştım, fotoğraf makinam ve bilgisayarım ile birlikte. Oralardan da yazmak niyetindeyken, küçük bir kaza geçirdim. Yavaştan iyileşiyorum.

Foto ve bültenler için teşekkürler: Caroline Ansdell – Sadler’s Wells

daktilobymüge© Londra Şubat  2015 – Sevdiyeniz paylaşın bence. ❤  Neden olmasın.

Dünya Büyük Ben Küçük. Richard Tuttle Enstalasyon, Tate Modern.

Onu mu yazsam, bunu mu yazsam, yoksa şunu mu? Aklıma gelen her yeni yazı fikri ile, Londra’da geçirdiğim son 15 yılımın taramasını yapıyor ve ‘Daktilo’nun çok geç kalınmış bir blog olduğunu düşünüyorum.

Ağustos başından beri, Londra ortalamasına bakıldığında ‘eh işte’ fakat benim gibi sıcağı seven bir bahçe bitkisi için, Türkiye standartları ile karşılaştırılamayacak kadar sevimsiz bir hava hakim. Geride bıraktığım 15 sene boyunca kişiliğimi ve hayata bakışımı şekillendiren bu kentin paylaşmaya değer yanlarını yazmak istiyorum. İstiyorum fakat herhangi bir toplu taşıma aracına ya da bisikletim ‘Bisi’ye atlayıp, bir kez daha ziyaret etmek istediğim yerlere gitme planlarıma, işte bu hava durumu mani oluyor. Tekinsiz. Dengesiz. Arkadaş olunamayası bir insan karakteri gibi. Neredeyse…

Neredeyse mani oluyor çünkü bugün, havanın ya da dünyanın griliğine aldırmadan, Turbine Hall’da sergilenmeye başlanan, yeni bir enstalasyonu görmek üzere Tate Modern‘e ışınladım kendimi. Çünkü benim Londra’mda, Tate Modern, Southbank, Clissold Park, Regent’s Canal, Lisboa Patisserie, Barbican Sinema, Ottolenghi gibi isimler sihirli sözcüklerdir. Konumum ve durumum ne olursa olsun dayanamam giderim. Bir de, arkadaşlarımla birlikte Cafe Z’de menemen seansları var ama o konuya girmiyorum, girmeyi de pek düşünmüyorum. Neredeyse…

Uzun zamandır, medeni, Türkiye ile karşılaştırılamayacak kadar insani ve yüksek standartlarda fakat bunun bedelini ödercesine dar alanlarda yaşadığımdan mıdır bilemiyorum, Tate Modern’in yekpare mimarisi her seferinde beni çok etkiliyor: Ben çok küçüğüm ve dünya çok büyük. Böylelikle ağlayabilirim de, gülebildiğim kadar.

Tate Modern, Tribune Hall. Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Turbine Hall. Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

‘Richard Tuttle: I Don’t Know. The Weave of Textile Language’
Richard Tuttle‘nin, ikinci bölümünü kısaca ‘Dokunun Dili’ olarak çevirebileceğim devasal enstalasyonu bugün, yani 14 Ekim 2014 itibariyle, Tate Modern Turbine Hall’da gösterime açıldı. St. Paul’s’ den başlayıp, Millennium Bridge üzerinde, filtrelemeden, kentin bütün karalığını yansıtan fotoğraflar çekerek Tate Modern’de sonlandırdığım yürüyüşüm, işte bu manzara ile taçlandı. Skor: Kara London 0, Tate Modern 1, Müge 2

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Bu eserine, “Pek çok insan için sanat, emniyet demektir ama sanatın bir macera olduğunu düşünenler de olabilir. Benim içinse sanat bir çeşit besin, ruhumun besini.” notunu ekleyen Amerikalı sanatçı Richard Tuttle, benim için de besin değeri çok yüksek bir enstalasyon başarmış. Eser, 2000 yılında açıldığı ilk günden beri, dünyanın en çarpıcı sanat eserlerine ev sahipliği yapan, Tate Modern’in endamlı girişi Turbine Hall’un adına ve onun uçsuz bucaksız, devasal boşluğuna çok yakışmış. Arzu eden, 6 Nisan 2015’e kadar ziyaret edebilir.

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

1897’de açılan Tate‘in bugün, Tate Britain, Tate Modern, Tate St.Ives ve Tate Liverpool olmak üzere dört büyük galerisi bulunuyor. Bu galerilerin de kendi içlerinde geliştirilmiş çok çeşitli projeleri var. Tate’in bu kollarında, 1500’lerden günümüze uzanan bir kolleksiyon ile ulusal ve uluslararası 70.000 parça sergileniyor. 1992’de, Tate Vakfı Kurulu, ‘Uluslararası modern sanat eserleri için ayrı bir galeri oluşturma’ düşüncelerini açıkladıktan iki sene sonra, Bankside’da kullanım dışı olan enerji santrali, bu yeni galeri için uygun bulundu. 1996’da, proje için atanan İsviçreli mimarlar Herzog ve De Meuron, binanın tarihsel ve orjinal karakterlerine bağlı kalarak geliştirdikleri yapının çalışmalarını başlattı.

Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern. Mağaza  Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern. Mağaza Foto: My Sony DSC-H1©

Bağışlar. Foto: My Sony DSC-H1©

Bağışlar. Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Mayıs 2000’de açıldığı ilk günden beri, yaklaşık 40 milyon kişi tarafından ziyaret edildi. Bu ziyaretlerden 1 milyon tanesinin benim ziyaretlerim olduğuna sizi temin ederim. Britanya’da, turistler tarafından en çok ziyaret edilen yerler sıralamasında ilk üçte yer alan Tate Modern, ülke ekonomisine de yıllık 100 Milyon Sterlin katkıda bulunuyor.
Sanat 1, Sansür 0.

Bu sefer fotoğraflarım fena olmamış.
daktilobymüge© Londra Ekim 2014 – Paylaşalım ❤