Kategori arşivi: Tarih

Valizimi hazırlarken…

Çoğumuz gibi ben de, bazı kararlar almak için referendumu bekledim. ‘Hayır’ çıkarsa, yitirmediğim umudum baharla yeniden yeşerecekti. Yüksek oranda ‘Evet’ çıkarsa, ‘Hayır’ çıkması durumunda yapmayı arzu ettiğim şeylerin hiç birisini yapmayacaktım. Bu iki durumda da, en azından ne yapacağımı bileceğimi düşünüyordum. Şimdi sandıktan ne ‘Hayır’ çıktı ne ‘Evet’, sandıktan ‘Hayır’ da çıktı ‘Evet’ de.

Oylamadan bir kaç gün önce valizimi hazırlamaya başladım. İçini ‘Hayır’ ile doldurdum. An itibariyle, valizimin içeriğine bakıyorum. Halihazırda, arkadaşımın doğum günümde bana aldığı su yeşili güzelim ‘French press’ kahve makinasını çıkardım içinden. Türkiye’de, açık havada, komşularımla beraber, Londra’daki tatlı arkadaşımı da hatırlayarak, kahvemi yudumlayabileceğimi hayal ediyordum çünkü. Şu an, onlarla beraber huzur içinde kahve içebilme süremin uzunluk ya da kısalığını kestiremiyorum. Belki de valizimi ağırlaştırmanın bir anlamı kalmadı artık.

Duvarlarımı güzelleştirmek için müzeden satın aldığım Matisse ve Miro posterlerinin, sırt çantamda taşımak zorunda kalacağım, kocaman karton rulosunu getirmeme gerek var mı diye düşünüyorum. Gidip ellerimle onlara çerçeve seçecek, özenle duvarıma asacak ve mutlu olacaktım.  Belki burada kalmalı ve “Flat 32” adresindeki küçük apartmanımın duvarında sergilenmeliler.

İş görüşmeleri ve bağlantıları sağlamaya giderken, gerekliliği olacağını düşündüğüm bir takım resmi kıyafet ve ayakkabılarımı da geride bırakmalıyım belki.

Yerine, üslubuna göre giyinmesem de olur. İki kot, iki tisört, iki don. Yıkar yıkar giyerim.
Yiyecek taşımam ama Earl Grey ve Lady Grey çay kutularım var bir kaç tane. Arkadaşlarıma mis kokulu çaylar yapacaktım yaz boyunca. Çay orada da var… dursalar mı yer kaplayan bu paketler de?

Evim için nokta atışları yaparak seçmeyi arzu ettiğim bazı eşyaların peşinden gitmeyecek gibi görünüyorum. Instagramda takip ettiğim iç mimari hesapları, hayalini kurduğum o sehpa, en ince ayrıntısına kadar düşündüğüm minik aksesuarlar da çok heyecanlandırmayacaklar gibi beni. Evime hoşgeldiniz canım arkadaşlarım diyeceklerdi. Nihayetinde ev, benim için dünyanın merkezi, ev benim için en mühim yer, ev benim mağbedim. Gelsinler, yine başımın üstünde yerleri var. Varsın o güzelim buketle karşılamayayım onları.

Flört etmekten usandım, artık Türkiye benimle ciddi düşünsün istiyorum. Sürpriz bozulmasın, ona doğru attığım adım risk sayılmasın, “Flat 32″ adresimin anahtarını teslim ettiğimde, kapattığım kapıdan pişmanlık duymayayım istiyorum. Çünkü, onlara kucak açmam gerekliliğinin yükselebileceği bir ortamda, arkadaşlarıma, sevdiklerime de burada bir şans tanıma, o kapıyı açık tutma yükümlülüğüm var.

Bilmiyorum, valizime ne koyacağımı bilmiyorum. Kapatmak için 48 saatten az bir sürem var.

Kahve - Foto: iPhone müge©

Kahve – Foto: iPhone müge©

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤

İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.

Foto: iPhone müge©

Reklamlar

Modern Dansla Sonbahar Ayini – Sadler’s Wells, Londra

Güneş Londra’ya çok yakışır. Şehrin modu değişir, yüzü gözü açılır. Dondurma yenilesi güneşli bir günde, Clisssold Park’da arkadaşlarımla geçirdiğim güzel bir günden sonra eve döndüğümü ve ‘Dansçı Aranıyor’ başlıklı e-postayı, merakla açtığımı daha dün gibi hatırlıyorum. Mart Ayı başları olmasına rağmen, hava o kadar güzelmiş demek.

Sadler’s Wells – Foto: Belinda Lawley

Program ve gelişmelerinden haberdar olmak üzere e-posta listesine abone olduğum Sadler’s Wells Tiyatrosu’nun, ‘Creative Learning’ (Yaratıcı Öğrenim) bölümü, ‘Sum of Parts’ adlı yeni bir proje başlatıyor ve bu projede yer almak isteyen dansçılar arıyordu. Tecrübe değil ama heyecan ve sözüne bağlılık aranıyordu. Atölyeler neşeli bir biçimde geçecek ve profesyonel eğitmen ve dansçılarla birlikte çalışılacaktı. Ortaya çıkacak olan eser, Mayıs Ayı’nda, büyük sahnede sergilenecekti. Dansçı mıyım? Değilim. Sözümün eri miyim? Evet. Heyecan? Dorukta. Koca Sadler’s Wells’in, koca sahnesi? Ürktüm ama üzerinde daha fazla düşünmeden hemen cevap yazdım. Beni de alın!

Sadler’s Wells, öncelikle çağdaş dansın en renkli, en yeni ve özellikle de en yenilikçi örneklerini sergileyen, dünya çapında saygınlığı olan bir tiyatro. Kendi bünyesinde, favorim Akram Khan, Sylvie Guillem, Wayne McGregor gibi isim yapmış 16 sanatçı ile birlikte projeler yürütüyor.

Akram Khan Company – İzledim. iTMOi. Foto: Richard Haughton

Ayrıca, Britanya’nın yanı sıra, uluslararası kültürlerden tango, hip-hop, flamenko, bale gibi çok çeşitli dans türlerine de programında geniş yer veriyor. Örneğin ben, geçtiğimiz yıllardan birinde, Sidi Larbi Cherkaoui ve Antony Gormley’nin Shaolin Tapınağı’ndan keşişler (Shaolin Monks) ile birlikte yapmış oldukları çalışma, ‘Sutra’yi izledim. Sadler’s Wells’te izleme şansını bulduğum hemen her performans gibi, Sutra da bu dünyanın dışındandı.

Sutra - Foto: Andree Lanthier

Sutra – Foto: Andree Lanthier

Ya da geçtiğimiz baharda sahnelenen ‘The Rite of Spring & Petrushka’. Stravinsky’nin bundan 100 sene önce, izleyicisinin neredeyse ayaklanmasına sebep olan orjinal eseri ‘Rite of Spring’in, Fabulous Beast Dance Theatre uyarlaması. Silkelenmiştim. Bu biraz benim sanattan beklentimi de özetliyor. Silkelenmeliyim. Şöyle bir doğrulup kendime gelmeli, düşünmeli, sonra üzerine yatıp, ertesi gün kalkıp, üzerinde tekrar düşünmeliyim.

Fabulous Beast Dance Theatre – The Rite of Spring & Petrushka Foto: SW

Her sene gösterileri izlemeye gelen yarım milyon seyirciyi etkilemeye devam ededursun, Sadler’s Wells aynı zamanda gelişmekte olan bir sanat organizasyonu ve bir vakıf. Her sanat dalında olduğu gibi onların amacı da dansı, hayatı, insanı geliştiren, ona anlam katan ve zenginleştiren bir disiplin olarak yaygınlaştırmak. Gelirinin %70’ini bilet satışlarından elde eden kurum, vakıflar, yardımlar, ulusal sanat geliştirme konseyi ‘Art Council England’ desteği ile kafe ve bar işletimi gibi kaynaklar sayesinde işliyor.

Mekanı, 1683 baharında Richard Sadler, önceleri bir müzik evi olarak inşa etmiş. 18yy. başlarında ise burada, canbazlar, hokkabazlar, güreşçiler, dans eden köpekler ve hatta şarkı söyleyen ördeklerle yapılan gösteriler sergilenmeye başlamış. Bina, 1765’ye yeniden inşa edilmiş, fakat işler pek yolunda gitmemiş, 18 kişinin öldüğü talihsiz kazalar yaşanmış. 1862’de tekrar yenilenmiş ama yine de talihsizliklerden kurtulamamış. Bir ara sinemaya dönüştürülmüş. Ne yazık ki, 1915’te tiyatro, kapılarını tamamen kapatmış.

‘İyi sanat herkese ait olmalı’ inancına sahip – gözümde öyle canlandırdığım – şirin bir hanımefendi olan Lilian Baylis, 1925’de, tiyatroyu kurtarmak için fon sağlama çalışmalarına başlamış. Kendisi gibi güçlü ve ‘şirin’ bir kadın olan İrlanda’lı Ninette de Valois’u işe almış. Tiyatro’nun kapıları 1931’de tekrar açılmış.

Sonraki yılarda opera ve bale birbirinden ayrılmış. Sadler’s Wells, 1970’lere gelindiğinde, Rambert Dance and London Contemporary Dance gibi modern dans ekiplerini bünyesine almış, fakat izleyicide azalma görülmeye başlanmış. 1994’te kendini tekrar yenileyen mekan, Pina Bausch, Tanztheater Wuppertal’dan büyük eserler sergilese de gerçek sesine, imajına, saygınlık ve popülerliğine 2004’te kavuşabilmiş.

Ruhum! ❤ Pina Bausch, Tanztheater Wuppertal. Foto: Ulli Weiss

İzledim. Boris Charmatz Musée de la Danse Enfant. Foto: SW

İzledim. Boris Charmatz Musée de la Danse Enfant. Foto: SW

Havana Rakatan. İzledim. Foto: Johannes Granseth

Havana Rakatan. İzledim. Foto: Johannes Granseth

İnanmayacaksınız ama bu yaz Sadler’s Wells, bir kez daha elden geçti. Ama bu kez popülerliğinin getirdiği ihtiyaca karşılık verebilmek ve ihtişamına yaraşır bir kaç değişik dokunuş için. Sonbahar-Kış 2014 sezonu, 70’li yaşlarında olan dansçıların sergilediği performanslardan oluşan ‘Elixir Festivali’ ile 12 Eylül’de başladı. Henüz bir şey izlemedim fakat gişeye gidip, kitapçığa dahi bakmadan sadece – Bir bilet lütfen diyebilirim. Ne izlersem izleyeyim, silkeleneceğime eminim.

31 Mayıs 2011’de, 5 haftalık bir atölye çalışması sonrası, edindiğim onlarca genç, yaşlı, engelli yeni arkadaşım ile birlikte ben de sahneye çıktım. “Sahne sizin, eğlenmenize bakın” diye öğütleyen koreografımız Rachel Lancaster ve Sadler’s Wells yöneticileri sayesinde, 1500 kişinin önünde dans ettim. Bunu benim için yapılabilir ve olabilir kıldıkları için ne kadar minnet duysam azdır.

Prova – Sum of Parts – Foto: My Sony DSC-H1©

Showtime! – Sum of Parts – Foto: My Sony DSC-H1© 31 Mayıs 2011

Konuyu sevdiyseniz, paylaşın başkaları da okusun.

Foto ve bültenler için teşekkürler: Caroline Ansdell – Sadler’s Wells.

daktilobymüge© Londra Eylül 2014 – Üzerinde zaman harcadığım ve emek verdiğim materyallerimi kullanmanızın benim için hiç bir sakıncası yok ama nezaketen önceden haber verirseniz çok mutlu olurum.

Zeynep Talay Turner: Londra’da Heykel Yapan Filozof

2013 yazında, toz duman ve gaz bulutundan gözün gözü görmediği bir dönemde tanıştık.

-Merhaba. The Guardian’daki yazınızı okudum. Zeynep Tanbay değil mi?
Bana şöyle bir baktı, önce kızdığını düşündüm ama şimdi onu iyi tanıyorum ve içinde öyle tepeden baktıran duygular barındırmadığını biliyorum. Şaşırmıştı.

-Talay, Zeynep Talay.

-Afedersiniz. İsminizi dansçı Zeynep Tanbay ile karıştırdım.

Zeynep’in heykel ile olan gönül bağını öğrenmem uzun sürmedi ama tesadüfen oldu. Sosyal medyayı ve tanıtım amaçlı dijital platformları kullanmayı pek sevmediği için nerede rastladığımı hatırlayamıyorum ama ‘Pain and Peace’ adlı projesi ile tanıştım. Heykel, Aldgate’teki St. Botolph’s Kilisesi’nde sergilenecekti. Bunun için de bronza dökülmesi gerekiyordu. Zeynep, Kickstarter üzerinden fon oluşturmaya çalışıyordu.

Londra sokaklarını keşfe çıktığı günlerden bir gün, St. Botolph’s Kilisesi’ne giren Zeynep, karşısına çıkan lahit bir heykelden çok etkilenmiş. Aynı zamanda bir felsefe doktoru da olan Zeynep ‘Acı ve Huzur’ çelişkisini çok çekici bulmuş. Bir kaç gün sonra kiliseye geri dönmüş, saatlerce bu heykeli incelemiş. Üzerine düşünmüş. Heykelin bir kopyasını yapmak gibi bir niyeti olmayan Zeynep bu ziyaretlerine aylarca devam etmiş. Fakat bir gün eve döndüğünde hiç tereddüt etmeden, eline biraz kil almış. Bütün gece heykel üzerinde çalışmış ve gün doğarken bitirmiş.

Zeynep Talay

Zeynep Talay

Çalışmasının fotoğraflarını kilisesenin görevlisine göndermiş. O da heykeli sergileyebileceklerini söylemiş. 12. yüzyıldan kalma bu kilisenin, bugünkü iç mimarisi 18. yüzyıl ortalarından. Bu nedenle de heykelin sergilenmesi için bronz olması şartı koyulmuş.

Zeynep sonunda heykeli bronza döktü ve sergiledi. Sergiden değil ama, kendi fotoğraf arşivimden bir kaç eserini paylaşıyorum.

Pain and Peace, Bronz, 2013 Foto: My Sony DSC-H1©

Pain and Peace, Bronz, 2013 Foto: My Sony DSC-H1©

Birth, 2011

Untitled, 2014 Foto: My Sony DSC-H1©

Untitled 2014 Foto: My Sony DSC-H1©

Geçtiğimiz eğitim yılı başlarında Zeynep, The Art Academy‘de, heykelcilik eğitimine geri döndü. Felsefik çeviriler yapmaya, eğitmenliğe, yazarlığa, benimle gurme kahveler içmeye ve deneysel heykellerini apartman daireme yığmaya devam ediyor. Beğenmezsem hemen belli ediyorum, o da pain and peace arasında gidip geliyor.

daktilobymüge© Londra Eylül 2014