Kategori arşivi: Vakıf

N16 Life – Röportaj

Londra’da yayınlanan, N16 Life Magazine yaz sayısında, küçük bir yerim var. Derginin editörü, sevgili Yasemin Bakan ile yaptığımız sohbetin, ilk ve daha uzun Türkçe halini, merak eden arkadaşlarım için buradan paylaşıyorum.

– Nerede doğdun ve büyüdün, nasıl bir ortamda büyüdün, mahallenden, ailenden, kendinden bahseder misin? Eğitimin nedir?

Yaklaşık 12 yaşıma kadar, çocukluğumun en muhteşem ve bir o kadar da hüzünlü yıllarını geçirdiğim Karabük’te doğdum.

Annem ve babam memurdular. Küçükken, Ziraat Bankası’nda annemi ziyaret etmeyi, bankoların arkasında, daktiloda el çabukluğu ile işlem yapan memurları taklit eden oyunlar oynamayı çok severdim. Anaokulu, kreş gibi kurumların pek olmadığı dönemlerde bu, oldukça yaygındı. Bu ziyaretler çalışanların da hoşuna gider ve birbirlerinin çocuklarıyla yakından ilgilenirlerdi. O nedenle bugün bile, annemin çalışma arkadaşlarının yeri bende bir başkadır.

Biz bir apartman katında yaşıyorduk, dedem ve babaannem ise, daha çok müstakil evlerin olduğu, yakın bir mahallede yaşıyorlardı. Buna rağmen, iki mahalle arasındaki doku ve kültür farkını hissediyordum. Bu farklı iki ortamda yeni arkadaşlar edinme şansına sahip oldum ama kendimi zaman zaman, şu an komik gelen “apartman çocuğu” ve “mahalle çocuğu” savaşlarının ortasında buluyordum.

Ağaca tırmanan, çerçöp ile yaktığımız ateşte patates közlemeye çalışan, tohumunu babaannemin ektiği küçük bir karpuz filizinin uç vermesi karşısında büyülenebilen bir çocuktum. Küçük şeylerden çok mutlu olurdum. Şimdi olduğu gibi.

Ailemden aldığım ilk öğütlerden biri -Bir elman varsa ikiye böl ve büyük yarısını arkadaşına ver- olmuştu. Hep öyle yaptım. Tavsiye ederim.

Anne ve babamın ayrılıkları sonucu, annem ile beraber, akrabalarımızın çoğunun yaşadığı İzmit’e taşındık. Bu durum henüz küçük yaşlarda sorumluluklar almanızı öğretiyor. Küçük kız kardeşimle ilgilenmek gibi. Çok çalışkan bir öğrenciydim. Lisede voleybol takımındaydım. Çevre ve doğayı korumak adına hemen her şey ile ilgileniyordum. Edebiyat dersim diğerlerinden daha iyiydi her zaman. O gün bugündür, yazı yazmayı çok severim ama bu konuda biraz tembelim.

Bisikletim “Bisi”. Foto: Mehmet Er, Londra, Regents Canal, Nisan 2017

17 yaşımda, şehrin kültür merkezinin tiyatro ekibine katıldım. O dönemde edindiğim arkadaşlarımla bağım hep güçlü kaldı. Fakat tiyatro ateşimi alevlendiremeden, aynı sene, uzun ve zahmetli araştırmalardan sonra, Sistemik Lupus teşhisim konuldu. Kısaca lupus; bağışıklık sisteminin aşırı ve kontrolsüz çalışması ile vücudun kendi organlarına zarar veren, kendini başka başka şekillerde manifest eden bir hastalık. Hayat her zaman planladığınız gibi olamayabiliyor. Ama kendi hayatımı nasıl yönetmem gerektiğini öğrendim diyelim.

Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunuyum. Diplomamı aldıktan sonra Londra’da, Ravensbourne College of Design and Communication’da, Broadcast Post-production okudum. Kısa dönemli film yapımı kurslarına gittim. 10 yıl kadar, BBC London News, MTV Europe gibi çeşitli medya kuruluşlarında çalıştım.

Sağlığım ve tercihim nedeniyle artık freelance ve proje bazında çalışıyorum. Buna uluslararası film festivallerinde medya koordinatörlüğü yapmak, tiyatro için PR ve British Lung Foundation ve Greenpeace gibi vakıf ve sivil toplum kuruluşları için gönüllü çalıştığım işlerimi de ekleyebilirim.

-Ne zaman ve neden İngiltere’ye geldin?

18 yıldır Londra’dayım. Sadece bir süreliğine İngilizcemi ilerletmek için gelmiştim oysa ki. Londra beni çok sevdi, ona karşı koyamadım.

-Türkiye’ye mi ait hissediyorsun, buraya mı? İngiltere’de yaşamak ne hissettiriyor? Türkiye’de yaşamak ne hissettiriyor?

Uzun zamandır bir yere ait hissetmiyorum. Aslında aidiyet hissinin hayatın temel unsurlarından biri olduğuna çok inansam da, onsuz nasıl yaşanabileceğini öğrendim.

Sadece bizde değil, uzun dönem evinden uzakta yaşayan uluslararası arkadaşlarımda da bir eve dönme arzusu var. Ben bu eşiğe annemin vefatı ile gelmiştim ama Gezi Parkı süreci bunu körükledi. Türkiye’de her şey daha iyi olsun, benim buna katkım olsun ve bir gün oraya döneyim istiyorum. Şu anki süreçte şunu itiraf edebilirim; oradayken burayı, buradayken orayı özlüyorum.

İki ülke birbirinden çok farklılar. Burada, büyük ölçekli ve geniş coğrafyada dünya sorunlarından haberdar olabilen ve onlara kafa yorup bir şeyler yapmaya çalışan biriyim. Türkiye’de, henüz aşılamamış mini sorunlara büyük eforlar sarf etmem gerekebiliyor. Ama yine de, oradaki arkadaşlarım tarafından bana verilen, hemen hemen kayıtsız şartsız sevginin yerini burada hiç bir zaman dolduramadım.

Teşekkürler.

5T4A1134

Foto: Mehmet Er

5T4A1308

Foto: Mehmet Er

Derginin online versiyonu için bu ‘e tıklayın.

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤ daktilobymüge© İzmit, Haziran 2017

İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.

Bugün dünyayı değiştirmek için ne yaptın?

Kasım 2015 seçimlerinden sonra, hummalı gecenin içinden, kitlesel sancının kafamdaki dışavurumu ile bir yazı yazmıştım. O günden bu güne en çok okunan ve paylaşılan yazım oldu. “Sesimiz oldunuz” demişti bir yorum.

Yazı yazmayı çok seviyorum ama benden döküldüğüne bazan kendimin bile inanamadığı cümleler, tam da uykuya dalmak üzereyken beliriyorlar. Bunu unutmayıp yarın yazayım diyorum ama aynı cümleleri ikinci kez aynı etkide kuramıyorum. Bazan da tamamen unutuyorum: “Dün gece yine ne için uykumu kaçırmıştım?”

Yazmak bir tepki benim için. Her etkiye bir tepki vermek de benim bir parçam. Geçtiğimiz haftalardan birinde, havanın buz kestiği bir gün, mahallem Angel’da bir yürüyüşe çıkmıştım. Önünden geçtiğim bayanlardan biri seslenerek, üzerinde “Free Hug” yazan elindeki kağıdı bana doğru uzattı. Onunla, yani hiç tanımadığım biri ile kucaklaşmamı teklif ediyordu. “Of course” diye atladım boynuna. Sıkı sıkı, tam da iletmek istediği mesajın hakkını vermek istercesine sarıldı bana.

Kardeşim olmadan ilk kez Bodrum’a gittiğim kısa bir yaz tatili bitmişti. Akşamüstü uçak ile İzmit’e dönüyordum. Yanımda tatlı bir hanım ve genç kızı vardı. Anne kız imrenilecek bir aşkla muhabbet ediyorlardı. Kafamda, hanımefendiyi koltuğundan kaldırdım, yerinde annemi yanımda hayal ettim. İçine ilk girildiğinde genellikle havasız, sıcak ve nemli olan uçaklar, havalandıktan ve belli bir yüksekliğe ulaştıktan sonra soğumaya ve sizi üşütmeye başlar. Şalımı üzerime alıp, iyice sarmalandığım bir anda hanımefendi bana “Üşüdün mü kuzum?” diye sordu. “Kuzum mu?” Teyze beni fena yerden vurmuştu. “Biraz” dedim. Kafamı sol tarafımdaki camın içine adeta gömdüm, beni görmesinler diye onlara hiç dönmedim, çünkü yol boyunca hiç susmadan için için ağladım. Bir yabancıdan, savunmasız ve yalnız hissettiğim bir anda gördüğüm bu şefkate de işte böyle, değişik şekle bürünmüş de olsa bir tepki vermiştim.

“Kafalar kumda yaşıyoruz” diye bir tanım yaptı dün mesajlaştığım ve birlikte Sosyoloji eğitimi aldığımız üniversiteden sınıf arkadaşım. Türkiye’deki genel durumu özetliyordu. Genel anlamıyla tepkiyi, yapıcı bir eylem olarak değerlendirecek olursak, tepki verebilmek zorlaştı, zorbalaştı. Sosyal medya, kınama mesajları ile doldu. Bardaklar taştı, herkesin “burasına” kadar geldi. Bu kınama mesajlarının, sayfa karartmaların ve dolayısıyle vicdan rahatlatma çabalarının hiç kimseye faydası olmadığının anlaşıldığı bir farkındalığa ulaşıyor gibiyiz. En azından benim sosyal medya çevremden ve oradaki kendime göre biçimlendirdiğim kısıtlı çerçevemden anladığım bu.

Kontrolümüz dışında süregelen hareketler ve değişimler, can yakan, ocak kurutan, kan döken kavgalar karşısında çare nedense hep ötekilerden, diğerlerinden bekleniyor gibi. Ben ısrarla, bizlerin üzerimize düşen görevleri yapmış olmamız durumunda, daha iyi yerlerde olacak olduğumuzu savunuyorum. Kendime düşeni yapmaya devam ederek ve benim gibi hareket eden insanlarla daha çok vakit geçirerek sorunun değil ama çözümün bir parçası olmaya devam ediyorum. O zaman kendimi daha da güçlü hissediyorum. Spiritüel değil ama insani olarak baktığımda, bu dünyaya gelişimizin birer amacı olduğunu ve bu zamanı -şartlar el verdiğince- iyi değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede olmamın verdiği avantaj, zaman zaman da dezavantajlarla sorunlara daha global açıdan yaklaşabiliyorum. Elverişli şartlardan kastım da tam bu; İngiltere bana daha iyi bir insan olmayı öğretti. Dünyada varolduğundan belki de daha önce haberdar olmadığım sorunları ve onlar için neler yapılabileceğini gösterdiği gibi, bu konulara kafa yorup daha başka çözümler üretmeye teşvik etti. Telaffuzu bile zor sıradışı bir hastalığın kürünü buldum demiyorum. Ama konu her ne olursa olsun, her zaman gelişme ve iyileştirme için gereken alanın olduğunu, yoksa dahi bu alanın açılması için gereken tepkiyi, yazılı ve sözlü hatta çalgılı çengili, giyinik ya da çıplak verebilmeyi öğretti. Varolduğundan haberdar olmadığım güzellikleri görmemi sağladığı gibi. Bu güzelliklere ne kadar ulaşabiliyorum, ne kadarından yararlanıyor ve onlara sahip oluyorum tartışılır, ama bunu bilmek bile beni daha iyi hissettiriyor.

3

Covent Garden

Bazan da bu elverişli şartları kendimiz yaratmamız gerekiyor. Vize alabilmenin zorluğu, ıslak iklimi, pek arkadaş canlısı olmayan insanları ve bazan aşırıya kaçtıkları düşünülen incelik ve nezaketlerinden (İncelik ve nezaket neden bizi irite eder onu da anlayamam) midir bilmiyorum ama kimilerinin coşkuyla “Dingiltere” diye adlandırdıkları bu coğrafyada, hiç birimiz için hayat “Oh bize güzel” falan da değil. Toplumsal düzeni sağlamak adına vatandaşlara da pek çok görev düşüyor. İşte tam bu bağlamda ben de ahlar ve vahlar ile bir yere varılamayacağını örnekleriyle öğrendiğim bu şehirde, global sorunlara, lokal çözümler bulabilmek için üzerime düşeni yapıyorum. Türkiye’de olduğum zaman da aynı pratikleri hayata geçirmeye çalışıyorum…çok zorlanıyorum.

Kısa bir süre sonra apartmanımızın asansörü değişecek ve sitedeki yaşlı, engelli ve çocuklu komşular – çoğunu tanımasam da- zor durumda kalacaklar. Bununla ilgili olarak yapılan toplantı sonrası, belediyemizin gereken önlemleri almadığını ve gereken düzenlemeleri yapmadığını öğrendik ve hemen ardından komşumla beraber bu tamiratın daha sonraki bir tarihe yani oturanların sağlık ve güvenlik tedbirleri yüzde yüz oranında alındığı bir tarihe ertelenmesini bir mektupla talep ettik.

2

Carnaby Street

Kısa bir süre önce “Neighbourhood Road Watch” gününde gönüllü olduk ve mahallemizdeki sürat ve araç gürültüsü için lokal polis ile beraber bir çalışma yaptık. Bu konuda bir gelişme olacağından hiç şüpheniz olmasın. Biliyorum ki oradan bakınca verdiğim bu örnekler yurdun uğraştığı hayat memat meseleleri yanında devede kulak kalıyor. Şaka yaptığımı, dalga geçtiğimi düşünen okuyucular dahi olacaktır. Üzerine basa basa söylediğim ve her zaman arkasında duracağım savımı tekrarlayabiliyorum ancak. Daha güzel, daha adil, daha yaşanabilir bir toplumda yaşamak istiyorsak, birey olarak kendimizden başlamamız ve Şoför Hamza’nın aynasındaki yazıya bir daha dikkatli bakmamız gerekiyor; “Bugün dünyayı değiştirmek için ne yaptın?”
Not: Aslında nerede olduğum değil özümde ne olduğum. Born this way! (Doğuştan böyle)

Çok romantik bitti bu yazı. Skandal!

Referans gösterdiğim okunası eski iki yazım. Okunmalı.
Senli Benli – Seçim Sonrası Hummalı Geceye Anlamlı Bakış
Kral Çıplak! Uyarı: Yaşasın bu yazı çıplaklık içermektedir

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤ daktilobymüge© Londra Ocak 2017
İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz. Foto: iPhone6S müge©

Dünya Büyük Ben Küçük. Richard Tuttle Enstalasyon, Tate Modern.

Onu mu yazsam, bunu mu yazsam, yoksa şunu mu? Aklıma gelen her yeni yazı fikri ile, Londra’da geçirdiğim son 15 yılımın taramasını yapıyor ve ‘Daktilo’nun çok geç kalınmış bir blog olduğunu düşünüyorum.

Ağustos başından beri, Londra ortalamasına bakıldığında ‘eh işte’ fakat benim gibi sıcağı seven bir bahçe bitkisi için, Türkiye standartları ile karşılaştırılamayacak kadar sevimsiz bir hava hakim. Geride bıraktığım 15 sene boyunca kişiliğimi ve hayata bakışımı şekillendiren bu kentin paylaşmaya değer yanlarını yazmak istiyorum. İstiyorum fakat herhangi bir toplu taşıma aracına ya da bisikletim ‘Bisi’ye atlayıp, bir kez daha ziyaret etmek istediğim yerlere gitme planlarıma, işte bu hava durumu mani oluyor. Tekinsiz. Dengesiz. Arkadaş olunamayası bir insan karakteri gibi. Neredeyse…

Neredeyse mani oluyor çünkü bugün, havanın ya da dünyanın griliğine aldırmadan, Turbine Hall’da sergilenmeye başlanan, yeni bir enstalasyonu görmek üzere Tate Modern‘e ışınladım kendimi. Çünkü benim Londra’mda, Tate Modern, Southbank, Clissold Park, Regent’s Canal, Lisboa Patisserie, Barbican Sinema, Ottolenghi gibi isimler sihirli sözcüklerdir. Konumum ve durumum ne olursa olsun dayanamam giderim. Bir de, arkadaşlarımla birlikte Cafe Z’de menemen seansları var ama o konuya girmiyorum, girmeyi de pek düşünmüyorum. Neredeyse…

Uzun zamandır, medeni, Türkiye ile karşılaştırılamayacak kadar insani ve yüksek standartlarda fakat bunun bedelini ödercesine dar alanlarda yaşadığımdan mıdır bilemiyorum, Tate Modern’in yekpare mimarisi her seferinde beni çok etkiliyor: Ben çok küçüğüm ve dünya çok büyük. Böylelikle ağlayabilirim de, gülebildiğim kadar.

Tate Modern, Tribune Hall. Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Turbine Hall. Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

‘Richard Tuttle: I Don’t Know. The Weave of Textile Language’
Richard Tuttle‘nin, ikinci bölümünü kısaca ‘Dokunun Dili’ olarak çevirebileceğim devasal enstalasyonu bugün, yani 14 Ekim 2014 itibariyle, Tate Modern Turbine Hall’da gösterime açıldı. St. Paul’s’ den başlayıp, Millennium Bridge üzerinde, filtrelemeden, kentin bütün karalığını yansıtan fotoğraflar çekerek Tate Modern’de sonlandırdığım yürüyüşüm, işte bu manzara ile taçlandı. Skor: Kara London 0, Tate Modern 1, Müge 2

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Bu eserine, “Pek çok insan için sanat, emniyet demektir ama sanatın bir macera olduğunu düşünenler de olabilir. Benim içinse sanat bir çeşit besin, ruhumun besini.” notunu ekleyen Amerikalı sanatçı Richard Tuttle, benim için de besin değeri çok yüksek bir enstalasyon başarmış. Eser, 2000 yılında açıldığı ilk günden beri, dünyanın en çarpıcı sanat eserlerine ev sahipliği yapan, Tate Modern’in endamlı girişi Turbine Hall’un adına ve onun uçsuz bucaksız, devasal boşluğuna çok yakışmış. Arzu eden, 6 Nisan 2015’e kadar ziyaret edebilir.

Richard Tuttle. Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Richard Tuttle. Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

1897’de açılan Tate‘in bugün, Tate Britain, Tate Modern, Tate St.Ives ve Tate Liverpool olmak üzere dört büyük galerisi bulunuyor. Bu galerilerin de kendi içlerinde geliştirilmiş çok çeşitli projeleri var. Tate’in bu kollarında, 1500’lerden günümüze uzanan bir kolleksiyon ile ulusal ve uluslararası 70.000 parça sergileniyor. 1992’de, Tate Vakfı Kurulu, ‘Uluslararası modern sanat eserleri için ayrı bir galeri oluşturma’ düşüncelerini açıkladıktan iki sene sonra, Bankside’da kullanım dışı olan enerji santrali, bu yeni galeri için uygun bulundu. 1996’da, proje için atanan İsviçreli mimarlar Herzog ve De Meuron, binanın tarihsel ve orjinal karakterlerine bağlı kalarak geliştirdikleri yapının çalışmalarını başlattı.

Tate Modern, Tribune Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Turbine Hall, Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern. Mağaza  Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern. Mağaza Foto: My Sony DSC-H1©

Bağışlar. Foto: My Sony DSC-H1©

Bağışlar. Foto: My Sony DSC-H1©

Tate Modern, Mayıs 2000’de açıldığı ilk günden beri, yaklaşık 40 milyon kişi tarafından ziyaret edildi. Bu ziyaretlerden 1 milyon tanesinin benim ziyaretlerim olduğuna sizi temin ederim. Britanya’da, turistler tarafından en çok ziyaret edilen yerler sıralamasında ilk üçte yer alan Tate Modern, ülke ekonomisine de yıllık 100 Milyon Sterlin katkıda bulunuyor.
Sanat 1, Sansür 0.

Bu sefer fotoğraflarım fena olmamış.
daktilobymüge© Londra Ekim 2014 – Paylaşalım ❤