Kategori arşivi: Yardımseverlik

Bugün dünyayı değiştirmek için ne yaptın?

Kasım 2015 seçimlerinden sonra, hummalı gecenin içinden, kitlesel sancının kafamdaki dışavurumu ile bir yazı yazmıştım. O günden bu güne en çok okunan ve paylaşılan yazım oldu. “Sesimiz oldunuz” demişti bir yorum.

Yazı yazmayı çok seviyorum ama benden döküldüğüne bazan kendimin bile inanamadığı cümleler, tam da uykuya dalmak üzereyken beliriyorlar. Bunu unutmayıp yarın yazayım diyorum ama aynı cümleleri ikinci kez aynı etkide kuramıyorum. Bazan da tamamen unutuyorum: “Dün gece yine ne için uykumu kaçırmıştım?”

Yazmak bir tepki benim için. Her etkiye bir tepki vermek de benim bir parçam. Geçtiğimiz haftalardan birinde, havanın buz kestiği bir gün, mahallem Angel’da bir yürüyüşe çıkmıştım. Önünden geçtiğim bayanlardan biri seslenerek, üzerinde “Free Hug” yazan elindeki kağıdı bana doğru uzattı. Onunla, yani hiç tanımadığım biri ile kucaklaşmamı teklif ediyordu. “Of course” diye atladım boynuna. Sıkı sıkı, tam da iletmek istediği mesajın hakkını vermek istercesine sarıldı bana.

Kardeşim olmadan ilk kez Bodrum’a gittiğim kısa bir yaz tatili bitmişti. Akşamüstü uçak ile İzmit’e dönüyordum. Yanımda tatlı bir hanım ve genç kızı vardı. Anne kız imrenilecek bir aşkla muhabbet ediyorlardı. Kafamda, hanımefendiyi koltuğundan kaldırdım, yerinde annemi yanımda hayal ettim. İçine ilk girildiğinde genellikle havasız, sıcak ve nemli olan uçaklar, havalandıktan ve belli bir yüksekliğe ulaştıktan sonra soğumaya ve sizi üşütmeye başlar. Şalımı üzerime alıp, iyice sarmalandığım bir anda hanımefendi bana “Üşüdün mü kuzum?” diye sordu. “Kuzum mu?” Teyze beni fena yerden vurmuştu. “Biraz” dedim. Kafamı sol tarafımdaki camın içine adeta gömdüm, beni görmesinler diye onlara hiç dönmedim, çünkü yol boyunca hiç susmadan için için ağladım. Bir yabancıdan, savunmasız ve yalnız hissettiğim bir anda gördüğüm bu şefkate de işte böyle, değişik şekle bürünmüş de olsa bir tepki vermiştim.

“Kafalar kumda yaşıyoruz” diye bir tanım yaptı dün mesajlaştığım ve birlikte Sosyoloji eğitimi aldığımız üniversiteden sınıf arkadaşım. Türkiye’deki genel durumu özetliyordu. Genel anlamıyla tepkiyi, yapıcı bir eylem olarak değerlendirecek olursak, tepki verebilmek zorlaştı, zorbalaştı. Sosyal medya, kınama mesajları ile doldu. Bardaklar taştı, herkesin “burasına” kadar geldi. Bu kınama mesajlarının, sayfa karartmaların ve dolayısıyle vicdan rahatlatma çabalarının hiç kimseye faydası olmadığının anlaşıldığı bir farkındalığa ulaşıyor gibiyiz. En azından benim sosyal medya çevremden ve oradaki kendime göre biçimlendirdiğim kısıtlı çerçevemden anladığım bu.

Kontrolümüz dışında süregelen hareketler ve değişimler, can yakan, ocak kurutan, kan döken kavgalar karşısında çare nedense hep ötekilerden, diğerlerinden bekleniyor gibi. Ben ısrarla, bizlerin üzerimize düşen görevleri yapmış olmamız durumunda, daha iyi yerlerde olacak olduğumuzu savunuyorum. Kendime düşeni yapmaya devam ederek ve benim gibi hareket eden insanlarla daha çok vakit geçirerek sorunun değil ama çözümün bir parçası olmaya devam ediyorum. O zaman kendimi daha da güçlü hissediyorum. Spiritüel değil ama insani olarak baktığımda, bu dünyaya gelişimizin birer amacı olduğunu ve bu zamanı -şartlar el verdiğince- iyi değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkede olmamın verdiği avantaj, zaman zaman da dezavantajlarla sorunlara daha global açıdan yaklaşabiliyorum. Elverişli şartlardan kastım da tam bu; İngiltere bana daha iyi bir insan olmayı öğretti. Dünyada varolduğundan belki de daha önce haberdar olmadığım sorunları ve onlar için neler yapılabileceğini gösterdiği gibi, bu konulara kafa yorup daha başka çözümler üretmeye teşvik etti. Telaffuzu bile zor sıradışı bir hastalığın kürünü buldum demiyorum. Ama konu her ne olursa olsun, her zaman gelişme ve iyileştirme için gereken alanın olduğunu, yoksa dahi bu alanın açılması için gereken tepkiyi, yazılı ve sözlü hatta çalgılı çengili, giyinik ya da çıplak verebilmeyi öğretti. Varolduğundan haberdar olmadığım güzellikleri görmemi sağladığı gibi. Bu güzelliklere ne kadar ulaşabiliyorum, ne kadarından yararlanıyor ve onlara sahip oluyorum tartışılır, ama bunu bilmek bile beni daha iyi hissettiriyor.

3

Covent Garden

Bazan da bu elverişli şartları kendimiz yaratmamız gerekiyor. Vize alabilmenin zorluğu, ıslak iklimi, pek arkadaş canlısı olmayan insanları ve bazan aşırıya kaçtıkları düşünülen incelik ve nezaketlerinden (İncelik ve nezaket neden bizi irite eder onu da anlayamam) midir bilmiyorum ama kimilerinin coşkuyla “Dingiltere” diye adlandırdıkları bu coğrafyada, hiç birimiz için hayat “Oh bize güzel” falan da değil. Toplumsal düzeni sağlamak adına vatandaşlara da pek çok görev düşüyor. İşte tam bu bağlamda ben de ahlar ve vahlar ile bir yere varılamayacağını örnekleriyle öğrendiğim bu şehirde, global sorunlara, lokal çözümler bulabilmek için üzerime düşeni yapıyorum. Türkiye’de olduğum zaman da aynı pratikleri hayata geçirmeye çalışıyorum…çok zorlanıyorum.

Kısa bir süre sonra apartmanımızın asansörü değişecek ve sitedeki yaşlı, engelli ve çocuklu komşular – çoğunu tanımasam da- zor durumda kalacaklar. Bununla ilgili olarak yapılan toplantı sonrası, belediyemizin gereken önlemleri almadığını ve gereken düzenlemeleri yapmadığını öğrendik ve hemen ardından komşumla beraber bu tamiratın daha sonraki bir tarihe yani oturanların sağlık ve güvenlik tedbirleri yüzde yüz oranında alındığı bir tarihe ertelenmesini bir mektupla talep ettik.

2

Carnaby Street

Kısa bir süre önce “Neighbourhood Road Watch” gününde gönüllü olduk ve mahallemizdeki sürat ve araç gürültüsü için lokal polis ile beraber bir çalışma yaptık. Bu konuda bir gelişme olacağından hiç şüpheniz olmasın. Biliyorum ki oradan bakınca verdiğim bu örnekler yurdun uğraştığı hayat memat meseleleri yanında devede kulak kalıyor. Şaka yaptığımı, dalga geçtiğimi düşünen okuyucular dahi olacaktır. Üzerine basa basa söylediğim ve her zaman arkasında duracağım savımı tekrarlayabiliyorum ancak. Daha güzel, daha adil, daha yaşanabilir bir toplumda yaşamak istiyorsak, birey olarak kendimizden başlamamız ve Şoför Hamza’nın aynasındaki yazıya bir daha dikkatli bakmamız gerekiyor; “Bugün dünyayı değiştirmek için ne yaptın?”
Not: Aslında nerede olduğum değil özümde ne olduğum. Born this way! (Doğuştan böyle)

Çok romantik bitti bu yazı. Skandal!

Referans gösterdiğim okunası eski iki yazım. Okunmalı.
Senli Benli – Seçim Sonrası Hummalı Geceye Anlamlı Bakış
Kral Çıplak! Uyarı: Yaşasın bu yazı çıplaklık içermektedir

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤ daktilobymüge© Londra Ocak 2017
İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz. Foto: iPhone6S müge©

Reklamlar

Ekmek

1  Haziran 2013, şimdi evde olup sıcacık çayımı yudumlamak da vardı dedirten soğuklukta bir Londra günü. Arkadaşımı bekliyorum. Her zamanki gibi, evden çıkmadan önce koordinatları kontrol etmeyi unutmuş, geç kaldı. “Ama o gelmezse ceketimi ve çantamı kim tutacak?” diye düşünüyorum. Kısa bir süre sonra, onu beklediğim istasyonun tamamen ters istikametinde bir yerden belirdi. Ben ve benim gibi pembenin elli deli tonuna bürünmüş binlerce kadın, karşıya geçip Regents Park’a yürüdük. Kimimiz koşarak, kimimiz yürüyerek ya da sürünerek, parkın içindeki 5 ya da 10 kilometrelik kulvarlarda, kendimizle yarışmak üzere oradayız.

Hepsinden de  önemlisi, ucundan, kıyısından ya da çok yakınından, çoğumuzun hayatına dokunmuş kanser hastalığına dikkat çekmek niyetindeyiz. Bu uğurda yalnız değiliz. Bu yazımın da konusu olan, fakat Türkçe’de tam karşılığını bulmakta zorlandığım bir ‘charity’, yani bir hayır kurumunun, ülke çapında organize ettiği bir etkinlikle oradayız. Cancer Research UK (İngiliz Kanser Araştırma)

Race For Life - Cancer Research UK, Photo from Alex Cunninghamİşin yarış kısmını ciddiye alanlar için, formda kalmak, iyi beslenmek, pratik yapmak gibi kişisel yükümlülükler dışında, etkinliğe kaydolmak ve bu kurumun çalışmalarına destek olacak bir parayı toplamak koşulu var. Miktar ise, sizi bu uğurda destekleyecek ‘hayırsever’ arkadaşlarınız ve meslektaşlarınızın kesesine ve cömertliğine kalıyor. Kurum, bu iş için hizmet veren bir websitesi aracılığı ile bu mekanizmayı da sağlıyor. Arkadaşlarınız da kısacık bir online işlem ile sizi de yüreklendirecek mesajlar bırakarak, bağışlarını yapabiliyorlar. ‘Bol şans Müge!’ Her şey tıkır tıkır işliyor.

Bundan 8 yıl kadar önce, Felix Baumgartner daha düşünedursun, ben kararımı vermiş ve Lupus UK yararına, paraşütle uçaktan da atlamıştım. O zaman da hayırsever dostlar ile beraber, bu kurumun çalışmalarına katkıda bulunacak güzel bir miktar ve iyi dilekler toplamıştık. ‘Paraşütü açmayı unutma Müge!’

Hayır kurumları ile olan organik bağım, her defasında kaslarımı kullanmamı gerektirmese de hala devam ediyor. Magazin sayfalarındaki bir ünlüden esinlenip koşmaya başlamak, sitenin etrafında bisiklete binmek, bir siyasi figürün tavsiyesi üzerine tas tas kuşburnu çayı içmek ya da ‘Hürrem’ e benzemek için saçları soğan kabuğu rengine boyatmak gibi gelip geçici bir heves de değil bu. Sportif aktiviteler, temalı, kostümlü eğlenceler, film gösterimleri, Kasım Ayı’nda bırakılan pala bıyıklar gibi, alabildiğine çeşitli yollarla bağış toplamanın temelleri, 12inci yüzyıla uzanıyor Britanya’da. O zamanın ilk hayır kurumları, özellikle dini gruplar ile zengin ve soyluların, ihtiyacı olan kimselere yardim etmesi amacıyla başlamış. Bu, yoksullar için toplanan bağışların iyi yönetilememesi, verilen hediyelerin gerçekten ihtiyacı olan kimselere ulaştırılamaması gibi sorunları da beraberinde getirmiş. Hasta, yetim, dul ve engellilere, barınak, yiyecek, giyecek ve hasta bakımı sağlayan yardım biçimi ise zamanla, hastane, yetimhane ve barınma evlerine dönüşmüş.

Yüzyıllar boyunca da hem bu kurum ve vakıfların sayısının, hem de kuruluş nedenlerinin arttığını görüyoruz. Bunların pek çoğu hala, yoksul ve hastalara hizmet etmeye odaklansa da, pek çoğu da küresel ısınma (Örneğin, Friends of Earth), Aids (Örneğin, Body & Soul) düşünce özgürlüğü (Örneğin, Speaker’s Corner Trust), gay ve lezbiyen hakları (Örneğin, Stonewall), kültür ve sanat (Örneğin, Round House), insan hakları (Örneğin, Amnesty) ve hayvan hakları (Örneğin, RSPCA) gibi yüzlerce farklı konuda ciddi çalışmalara kendilerini adamış durumdalar. Bugün Britanya’da kayıtlı, 180.000 hayır kurumu ve vakıf var.  Bu kurumlarda çalışan binlerce kişi, dünya çapındaki sorunlar üzerinde, sadece ofislerde değil, dışarıda, alanlarda da çalışarak, doğal afetlerde, sağlık ve barınma olanakları sağlıyor, hayvanları kurtarıyor, devlet mevzuatlarını ya da insanların tutumlarını değiştirmek için kampanyalar yapıyor. Umut veren bir başka ayrıntı ise, Britanya popülasyonun %50 sinin düzenli bağış yaptığı ve bu bağışların önemli bir kısmının doğal afetlerden etkilenen ülkeler için toplanıyor olması. “Başka bir dünya mümkün!”
Türkçe’de karşılığını bulmakta zorlanma sebebim de işte bu çeşitlilik. Bu sektörün aslında anlatılmaz yaşanır dedirten türden işleyişine bir örnek vererek devam edersem, sanırım konuya biraz daha rahatlık getirebilirim.

17 Şubat 1923’te, yayına başladıktan sadece üç ay sonra BBC Televizyonu, bir anons ile Birinci Dünya Savaşı Gazileri için çalışan bir hayır kurumu olan, “Winter Distress League” adına, £26 toplamayı başarıyor. Bugün BBC, yaklaşık 12 farklı ‘Yardımseverlik Programı/Fonu’ yürütüyor. Acil yardım, spor, performans sanatları ve aile gibi ana başlıklar altında toplayabileceğimiz bu yardım fonları, buradan sayısız farklı yardım kurumlarına bölüştürülüyor. Bunların içinde en çok tanınan ve halkın kalbime en yakın olan program ise, ihtiyaçta olan çocuklar için oluşturulan “Children in Need“. Bu yardım programlarına bağış yıl boyunca devam ediyor. Yılın bir akşamı, özel bir programla yapılagelen çalışmalar ve başarılmış projeler, ünlü konukların da gönüllü katılımıyla ekranlara taşınıyor. Danslar, skeçler, müzik  ve coşku. Bir yandan da, bundan sonra yapılması gerekenleri göstererek, “Durmak yok yola devam” demenize neden oluyor. Motivasyon muhteşem. Ülkenin dört bir yanında toplanan paralar, o gece ekranda canlı olarak fona akıyor. Toplam rakam 2011’de £46 Milyon (yaklaşık 169 Milyon Türk Lirası). Para, ‘Her çocuğun bir çocukluğu olsun’ vizyonu ile İngiltere’nin her köşesindeki dezavantajlı çocuklar ve gençler için kullanılıyor. Son derece dikkatli ve planlı bir dağılım ile; aile, eğitim, oyun, danışmanlık, spor, gelişim, tatil, kültürel projeler, gençlik servisleri, göçmenlik, yatırım, hastalık, yoksulluk ve engellilik ile ilgili çalışmalar yürütülüyor.

Başka Dünya
Hayırseverlik hemen hemen bütün toplumların ortak olgusu. Osmanlı’da hayırseverlik uygulamalarının kökenlerinin, İslam ve Moğol-Türk geleneklerine dayandığını gösteren araştırmalar var. O zamanın en önemli yardım kurumları ise vakıflar. Özellikle saray kadınlarının bu kurumların kuruluş ve işleyişlerindeki rolü çok önemli. Bu rol, kadınların sosyal hayattaki yerleri üzerinde de olumlu gelişmeler sağlamış. (Osmanlı’da Hayırseverlik – Amy Singer 2002). Osmanlı’da sosyal devlet, sosyal politika gibi kavramların yerine, sosyal dayanışma kavramları kullanılmış ve sosyal dayanışma, temelleri İslam Dini’ne dayanan bu, vakıf, aile ve loncalar aracılığı ile yürütülmüş. Bu bağlamda da, hayır, şefkat, sadaka ve zekat kavramları ile yoksullara destek olunmaya çalışılmış. Yazımın konusu “İnsan hakları ihlali olarak yoksulluk” olmadığından, ayrıntılı bir sosyolojik analize girmiyorum. Konu ile ilgili açlık hissim de yazdıkça artıyor ama en kompakt halde sunuma devam etmek istiyorum. Dakika başı değişen Türkiye gündemini yakalamakta zorlanıyoruz. Aralık 2013, sosyal medya sayfalarımız Van görüntüleri ile doldu. Ülkenin en büyük sorunlarından birinin yoksulluk olduğunu hatırladık. Unutmamıştık ama dikkatimiz fena dağılmıştı. Acil yardım çağrıları arka arkaya düştü ekranlarımıza. Kaynağını bilmediğimiz hesap numaraları, ücretsiz taşıma yaptığı belirtilen kargo şirketleri adresleri, ne kadar iyi niyetli olsa da, temel ihtiyaçları hesaba katamamış listeler. Biz Londra’lılarda, Haziran 2013’ten çok tanıdık olduğumuz bir ‘çaresizlik’ hissi. Van için aramızda yardım toplamak kolay ama ulaştırmak neden bu kadar zor?

-Elbette ülkemizde de başarılı  çalışmalar yapan yüzlerce yardım kurumu ve vakıf var. 1868’den beri ulusal ve uluslararası boyutta hizmet veren Kızılay; 1928’de kadınlara yönelik çalışmalarla başlayan, Türkiye Yardım Sevenler Derneği, 1992’de Toprak Dede Hayrettin Karaca ve Yaprak Dede A. Nihat Gökyiğit tarafından Anadolu’da yaşanan erozyon ve çölleşme tehlikesine kamuoyunun ilgisini çekmek için kurulan TEMA Vakfı ilk akla gelenlerden. Fakat Van örneği, acil müdahale gerektiren olağanüstü hallerde kullanılacak bir yardım fonunun olup olmadığı sorusunu akla getiriyor ya da olan fonu anında harekete geçirilebilecek pratiklikte bir mekanizmanın eksikliğini düşündürüyor.  Hepsinden önemlisi de bu yardımlar ile yapılan iyileştirmelerin, dönüştürülebilir ve sürdürülebilir bir hayat tarzına ön ayak olabilmesi. Her kış Van’a ayakkabı, ceket ya da para göndererek bir yere varmamız pek mümkün değil. İyileştirme şart.

Zidisha Modeli
Anlaşıldığı üzere hayır kurumlarınca toplanan bağışların önemli bir bölümü, yoksulluk ve doğal afet bölgelerinin kendi kendilerine yetebilecek, sürdürülebilir bir yaşam tarzına kavuşmalarına hizmet için kullanılıyor. Önemli bir bölümü ise açlık, barınma, sağlık gibi acil müdahale gerektiren durumlarda harcanıp gidiyor. Bir online mikro-kredi organizasyonu olan Zidisha da işte bu noktada bu modele eleştirel bir yaklaşımla doğuyor. Dezavantajlı kimselere hediye ve para aktarımı şeklindeki yardımların uzun vadede bir yararı olmadığını, bunun bağış yapanlar ve alıcılar arasında bir bağımlılık ilişkisi yarattığını savunuyor. Zidisha’ya göre mikro-krediler ödünç vermek ve küçük yatırımlar yapmak, karşı tarafı teşvik edici ve bağış yapmaktan çok daha iyi, kişileri mental olarak da yüreklendiren ve umutlandıran bir model. Zidisha’ya ücretsiz üye olan küçük yatırımcılar, sitede mikro-kredi talebinde bulunan küçük girişimciler ile doğrudan iletişime geçebiliyor. Arzu ettiği projeyi destekleyen yatırımcıların paraları doğrudan bu kimselere aktarılıyor. Proje başarıya ulaştığında da girişimciler, borçlarını küçük bir faiz ile birlikte sahiplerine azar azar ödemeye başlıyor. Örneğin,  Pherister Ndoge, Zidisha’dan ödünç aldığı para ile okul parasını ödemeyen çocuklar için Kenya’da bir okul açmış.

Zidisha -Pherister Ndoge, Kenya

Show Zamanı
Zaman, televizyonlarda yayınlanan kamu spotlarının ışıklarını kendi üzerimize çevirmemiz zamanı. Bu örnek videoda da vurguladığı gibi, bazen sorunlar içinden çıkılmaz olabilir ama başlangıçta lokal de olsa, çözüm üretmeye başlayarak ve hemen sonrasında büyük düşünerek başka bir dünya mümkün.

daktilobymuge©  Londra Ocak 2014. İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz. Aktivist Dergi/4‘te yayınlanmıştır.