Etiket arşivi: Seçim

Komşu Komşu

Kapanmayan dış kapılar, kapı önüne vakitsiz konan çöpler, yanında servis edilmiş çeşitli model ve numarada ayakkabılar, biçimsizce savrulmuş terlikler, kapı çarpmalar, havuz problemleri -havuzun büyük problemleri- terleme yapan iç duvarlar, elini kolunu sallayarak siteye giren yabancılar falan derken, bizim site gazeteye düştü geçenlerde. Siteyi yapan ve yöneten şirket hakkında bir şikayet yazısı kaleme aldırılmıştı.

Sonra gördüm ki bir WhatsApp grubu kurulmuş. Kiracılar, kat malikleri akıllarına gelen bütün sorunlarını dillendirmeye başlamışlar. Bir komşum beni de ekledi. Baktım, yalnız olmadığımı görmek hoşuma gitti. Hatta, sitenin diğer adasından işinin ehli bir kaç komşu, daha da ileri giderek bir güzel organize olmuş ve mevcut yönetimi değiştirmek için imza çalışmalarına başlamışlar. Anladığım kadariyle, yönetimi elden bırakmamak için ayaküstü pek çok bahane uyduran mevcut yönetim, toplantılar ve hatta kongre yapmadığı için meşruluğunu halihazırla yitirmiş ve yasal anlamda direnecek durumları pek de kalmamış.

Bu değişime onay vermem gerekiyordu. Adımın olduğu liste elden ele paslanıp, her gün bir başkasında kaldığı için, imzamı bir süre atamadım. Ama peşini de bırakmadım. Sonunda hallettim. Çünkü işinden gücünden zaman ayıran, büyük emek veren, eminim para da harcayan gönüllü bir ekip vardı karşımda. Ada ada ama çok büyük bir yerleşim yeri burası. Tek tek kat maliklerine ulaşmak, kiracılardan da destek almaya çalışmak, sıra sıra, klasör klasör listeler. Çok ciddi bir mesai var anlayacağınız ve hepsinden önemlisi, yaşadığımız yeri daha yaşanılır kılmak arzusu, bunu da yönetimi oturanlara, bize, yani halka vererek başarmak var. Canı istediği gibi aidat arttıran ve karşılığında düzgün hizmet vermeyen özel bir inşaat firmasının dayatması ile devam etmek değil.

Buraya kadar her şey çok güzel.

Büyük emeklerle olağanüstü kurulun toplanması ve yönetimin aramızdan seçilmesi için yeterli imza toplandı haftalar sonra. Toplantı tarihi belirlendi, duyurular yapıldı. O gün bugündü.

Toplantı var diye ziyaretime gelen arkadaşım Yeşim, henüz çaylarımızı tokuşturamadan tedirgin olup gitti. Ben hazırlandım. Saatinde bir karışıklık olduğunu tahmin ettiğim toplantımız için akşam 6’da kimseler yoktu ama 7’de yavaştan bir hareketlilik gördüm ve aşağıya indim. Her şeyin yasal yollardan olmasını sağlamaya çalışan gönüllü ekibimiz, video kamera ile çekim de yapıyordu.

Bugün yaprak kıpırdamayan, nemden uyuşturan, ağırlaştıran günlerden biri; bir Ağustos günü. Sorumluluğu bu sıcak güne mi yıkmalı ben bilemiyorum fakat o şikayetler, dilekler, sorunlar, öneriler ısı ile birlikte uçmuş olacak ki, adada seçim için gereken çoğunluğu sağlayamadık.

12+12= 24 dairelik bloğumda yoklamada tek imza vardı; Müge Çetinkaya Daire; 11. Bir kişi. Bir ben. 24 daireden 6’sı boş olsun, 8’i gezmeye gitsin, 2’si uyuyakalsın, 2’si hasta diyelim, 3’ünün umrunda olmasın, diğer 2’si sevişiyor. Bir ben mi varım?

Buralarda emek ne demek?

Nihayetinde, nihayetine varamadan toplantıyı nihayetlendirdik. Haftaya salt çoğunluk ile anlaşmaya varmaya çalışacağız. Bende bu azim ve istek olduktan sonra, bunun da üstesinden geliriz. (Artık gereken emojileri siz attırıverin buralara, bak tam şuraya mesala hoş durur.)

Not: Emoji sevmem.

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤ daktilobymüge© İzmit, Ağustos  2017
İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.

 

Reklamlar

Valizimi hazırlarken…

Çoğumuz gibi ben de, bazı kararlar almak için referendumu bekledim. ‘Hayır’ çıkarsa, yitirmediğim umudum baharla yeniden yeşerecekti. Yüksek oranda ‘Evet’ çıkarsa, ‘Hayır’ çıkması durumunda yapmayı arzu ettiğim şeylerin hiç birisini yapmayacaktım. Bu iki durumda da, en azından ne yapacağımı bileceğimi düşünüyordum. Şimdi sandıktan ne ‘Hayır’ çıktı ne ‘Evet’, sandıktan ‘Hayır’ da çıktı ‘Evet’ de.

Oylamadan bir kaç gün önce valizimi hazırlamaya başladım. İçini ‘Hayır’ ile doldurdum. An itibariyle, valizimin içeriğine bakıyorum. Halihazırda, arkadaşımın doğum günümde bana aldığı su yeşili güzelim ‘French press’ kahve makinasını çıkardım içinden. Türkiye’de, açık havada, komşularımla beraber, Londra’daki tatlı arkadaşımı da hatırlayarak, kahvemi yudumlayabileceğimi hayal ediyordum çünkü. Şu an, onlarla beraber huzur içinde kahve içebilme süremin uzunluk ya da kısalığını kestiremiyorum. Belki de valizimi ağırlaştırmanın bir anlamı kalmadı artık.

Duvarlarımı güzelleştirmek için müzeden satın aldığım Matisse ve Miro posterlerinin, sırt çantamda taşımak zorunda kalacağım, kocaman karton rulosunu getirmeme gerek var mı diye düşünüyorum. Gidip ellerimle onlara çerçeve seçecek, özenle duvarıma asacak ve mutlu olacaktım.  Belki burada kalmalı ve “Flat 32” adresindeki küçük apartmanımın duvarında sergilenmeliler.

İş görüşmeleri ve bağlantıları sağlamaya giderken, gerekliliği olacağını düşündüğüm bir takım resmi kıyafet ve ayakkabılarımı da geride bırakmalıyım belki.

Yerine, üslubuna göre giyinmesem de olur. İki kot, iki tisört, iki don. Yıkar yıkar giyerim.
Yiyecek taşımam ama Earl Grey ve Lady Grey çay kutularım var bir kaç tane. Arkadaşlarıma mis kokulu çaylar yapacaktım yaz boyunca. Çay orada da var… dursalar mı yer kaplayan bu paketler de?

Evim için nokta atışları yaparak seçmeyi arzu ettiğim bazı eşyaların peşinden gitmeyecek gibi görünüyorum. Instagramda takip ettiğim iç mimari hesapları, hayalini kurduğum o sehpa, en ince ayrıntısına kadar düşündüğüm minik aksesuarlar da çok heyecanlandırmayacaklar gibi beni. Evime hoşgeldiniz canım arkadaşlarım diyeceklerdi. Nihayetinde ev, benim için dünyanın merkezi, ev benim için en mühim yer, ev benim mağbedim. Gelsinler, yine başımın üstünde yerleri var. Varsın o güzelim buketle karşılamayayım onları.

Flört etmekten usandım, artık Türkiye benimle ciddi düşünsün istiyorum. Sürpriz bozulmasın, ona doğru attığım adım risk sayılmasın, “Flat 32″ adresimin anahtarını teslim ettiğimde, kapattığım kapıdan pişmanlık duymayayım istiyorum. Çünkü, onlara kucak açmam gerekliliğinin yükselebileceği bir ortamda, arkadaşlarıma, sevdiklerime de burada bir şans tanıma, o kapıyı açık tutma yükümlülüğüm var.

Bilmiyorum, valizime ne koyacağımı bilmiyorum. Kapatmak için 48 saatten az bir sürem var.

Kahve - Foto: iPhone müge©

Kahve – Foto: iPhone müge©

Sevdiyseniz paylaşın bence! ❤

İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.

Foto: iPhone müge©

Senli Benli – Seçim Sonrası Hummalı Geceye Anlamlı Bakış

Yazmadım. Uzun zamandır. Yazamadım. Ortalığı kan götürürken yazamadım. İçimden gelmedi. Aynı zamanda -itiraf ediyorum- okuyucuyu, harcayacağım zamana layık da görmedim. Derin araştırmalar, sosyolojik saptamalar yapıp, muhteşem yazılar yazıyorum diye değil, benim bulunduğum yerden ne yana baksam, umarsız, duyarsız, bilinçsiz insanları görüyor olmamdan.

Seçim bitti. Son yedi saattir, net üzerinden televizyon ve sosyal medya aracılığıyla sonuçları takip ettim ve yazılanları okudum. Genel durum bir umutsuzluk hali. Saat bir hayli geç oldu Londra’da, fakat sonuçlara üzülen ve hummalı bir geceye yelken açan Türkiye ve Türkiyelilere bir kaç önerim var.

Televizyon izlemeyelim. Akıllara durgunluk verecek uzunluktaki, hiç bir şey anlatmayan, öğretmeyen, hatta güldürmeyen anlamsız dizileri artık bırakalım. 3 saat cepte! Komşularımıza gidelim eskiden olduğu gibi. Saatlerce süren, o en güzel ve hararetli sohbetlere tekrar şans verelim. Anne babalarımızın kucağında uykuya dalardık. Ne güzel bir sefaletti o. Hatta yatıya da kalırdık. Yer yatakları açılırdı. Çocuklar kaynaşırdı. Yine kaynaşalım, bırakın çocuklar iPad’lerini tokuştursunlar bir müddet. Sonra ellerine birer kitap verin. Okusunlar ve erkenden yatsınlar. Uykusunu almış, dinç çocuklar uyansın sabahlara.

Bu dinç çocukların enerji merkezlerinin içleri, patates kızartması, hamburger, kola ile geçiştirilen öğle yemekleri ile doldurulmasın. Okullarda kampanyalar başlatalım. Çocuklara yemeğe dokunmayı, yemek yapmayı, önüne konan yemeğin nereden ve ne şartlardan geçerek tabağına ulaştığını, böylelikle yediğinin ve bunu sağlayanın değerini bilmesini öğretelim.

Televizyon izlemeyelim. 3 saat boyunca, bir deri bir kemik bir hemcinsimi, “Biraz basenlerin var, bu kot sana yakışmamış”, “Senin bileklerin kalın, etek giyemezsin” diye aşağılayan, bir o kadar kendini bilmez insanların halkı hipnotize ettiği programları izlemeyelim artık. 3 saat daha cepte. Yürüyüşe çıkalım, bulabilirsek okunulası bir gazeteyi de alıp çay bahçesine gidelim. Okuduktan sonra gazeteyi paylaşalım. Biraz daha yürüyelim. Durakta sigara içen ortaokullu Ayşe’yi, Fatma’yı, liseli Ali’yi uyaralım. Daha küçücükler. Korkacak bir şey yok. Denedim ben, arada atar yapanlar çıkıyor ama çoğu da ebeveynlerinden görmedikleri bu uyarı karşısında şöyle bir silkeleniyor. Zaten niye çocuklar sigara içiyor ki bu ülkede? Çünkü siz de içiyorsunuz. Çocuğunuzun üzerine sinen o berbat kokuyu almamanız mümkün mü? Anlamazdan, görmezden gelmeyelim. Ofislerde de içiyorsunuz, yanınızdaki arkadaşınız içmediği halde, tiyatronun soyunma odasında, kafede, minibüste kalan son yolcuyu umursamayıp, şoför koltuğunda, gecenin belli bir saatinden sonra – artık denetleme olmaz diye –  restoranlarda. Arabanın içinde, üstelik yanınızda sigara içmeyen eşiniz, arkadaşınız hatta çocuğunuz olduğu halde. İstediğiniz kadar kafanızı camdan çıkarın, kapıları kapatın. Niye kandırıyorsunuz kendinizi. Biz kanmıyoruz. Bile bile niye zarar veriyorsunuz kendinize, hepimize. Sigarayı bırakın, örnek bir anne olun, örnek bir baba. Sonra insan hakları falan diyorsunuz da, benim kafam pek bir karışıyor.

Televizyon izlemeyelim. Haber alma hakkımızı kırpan, her şeyi sansürleyen kanalları, sabrı sınayan uzunluktaki reklam aralarını boykot edelim. Programın bitmesine “Hoşça kalın” kala, “Birazdan devam edeceğiz” yalanıyla dakikalarca reklam girerek, bizleri aptal yerine koyanları, maddi durumu her yeni dizi ile ultra zenginleşen gerçek dışı yansıtılmış aile modellerini. İnsanları özendirmekten, azdırmaktan başka bir şeye yaramayan, eğitmeyen, öğretmeyen, yarışmacıların birbiri ile olan ağız dalaşından pirim yapan her programı boykot edelim. 3 değil 5 değil 10 saat cepte – bonus! Bu kadar saatte neler yapılmaz ki!

Ah, iste sorun tam da burada! Yapılacak başka bir şey yok değil mi? Yoksa diziniz mi başladı? Çok oyaladım ben de sizi.

Kitap var, tavla var,  satranç var, başka zeka oyunları da. Soru sorun, cevaplayın, yazı yazın, mektup yazın, bana yazın. Çöpünüzü toplayın, ayrıştırın, dönüştürün. Dükkânlarınızın önünü temizleyin. Televizyondaki karakterle uğraşmayın. Ölümlere sebep olan çukurlarla, darmadağın kablolarla, bozuk trafik lambalarıyla, gelmeyen itfaiye, sönmeyen yangın, gerektiği gibi dönmeyen düzen, ağacı kesen adamlarla uğraşın. Belediyenize yaptırım uygulayın, bu sizin en doğal hakkınız. Havalandırmasız, pis halk otobüslerinin güzelleştirilmesi için uğraşın. Şoföre kendinizi ezdirmeyin, söz bizim, biz yoksak onlar da yok. Kendimizi böyle yaşamaya layık görüyor olamayız. Bu kabullenmişlik, bu alışmışlık neden?

Kapıları çarpmayın, teşekkür edin, rica edin, dibime girmeyin, sıraya girin. Bana değmeyin, beni itmeyin, sizi tanımıyorum. Kabadayılık bu kadar mı yücelir, yüceltilir bir ülkede. Engelli birine, sirkte gösteri izliyormuş gibi bakmayın, seyirci kalmayın. Yardımınızı, en azından teklifinizi esirgemeyin. Hiç kimse göründüğü gibi değil.

Yaşlılara ölümü bekletmeyin. Dans eden, tiyatro yapan dedeler nineler var buralarda, pilates arkadaşlarım var benim. Şans verin, herkese şans verin. Hiçbir şey mükemmel olmak zorunda değil. Ritim duygusu olmayan çocuğunuza da şans verin, yapamıyor diye onu kursundan almayın. Arkadaşlarından ayırmayın. Sanat bir araç, amaç değil.

Elinizdeki zenginliklerin kıymetini bilin. İhtiyacınız olandan fazlasını almayın, çöpe atmayın. Bolluk içinde yüzdüğümüz halde, marketlerinde taze sıkılmış meyve ve sebze suyu satılmayan bir ülke olmak niye? Meyve posasından yapılmış, seker katkılı tuhaf içecekleri almayın. Çocuğunuza verip de kendinizi de kandırmayın. Meyveyi yiyin, öz suyunu talep edin. Daha iyisini, kalitelisini isteyin. Bu da bizim en doğal hakkımız.

Size, hastanıza kötü davranan sağlık hizmetlilerinin karşısında da dik durun. Kavga etmeyin, haklıyken haksız durumuna düşmeyin. Dilekçe yazın, cevap gelmez, bir daha, bir daha yazın. Şikayet mekanizması ile neler başarılıyor görmenizi çok isterdim. Zamanla bu sistem de oturacaktır. Boşa çekseniz de, var gücünüzle kürekleri çekmeye devam edin. Varış, daha iyi ve insan gibi bir yaşam vaat ediyor.

Böyle gelmiş ama böyle gitmek zorunda değil.

Kadınlarımızı çok seviyorum. Tek tek pek güçsüz ama bir arada olunca iyi, hem de çok iyi bir ekibiz. Şortunuza, eteğinize laf eden, memelerinize gözünü dikerek kendinden geçen tacizcilere geçit vermeyin. Kızlarınıza korkmamayı öğretin. Sorunun kendisinde değil, toplu taşıma aracında elini ya da başka uzuvlarını vücuduna değdiren zavallının kendisinde ve eğitimsizliğinde olduğunu anlatın ona. Hatta ses çıkarmasını, yardım istemesini tembihleyin. Utanılacak hiç bir şey yok. Bu mümkün değilse, eşkâlini polise verebilmesini sağlayın. Şikayet diyorum, şikayet. Şikayetin gücünü küçümsemeyin. Boykot diyorum boykot, onun da gücünü küçümsemeyin. Öyle ya da böyle, o parti ya da bu parti, değişme, iyileşme ve gelişme kendi elimizde.

Bakın, hiç çocuklarınıza insana değer vermeyi, ayrım yapmamayı öğretin kısmına girmiyorum. Çünkü işin en zor kısmı bu ve son dönem gözlemlerime dayanarak söylüyorum ki, bu konuda size nasıl ulaşabileceğimi ben de bilmiyorum.

İyi geceler.

Sürü - Foto: iPhone müge©

Sürü – Foto: iPhone müge© – Regents Canal

Paylaşalım! – daktilobymüge© Londra Kasım 2015
İzinsiz kopyalanamaz, yayınlanamaz.